3 Kasım 2008 Pazartesi

Seçimler, ekonomik kriz ve izlenimler...

Son zamanlarda en sık karşılaştığım iki soru var. Birincisi Başkanlık seçiminin galibi kim olacak, ikincisi de ekonomik kriz sizi de etkiledi mi? Bu iki konuya değinmeyi epeydir düşünüyordum lakin gelin ve görün ki kısmet ancak bugüneymiş.
İlk soruya doğrudan seçimin galibi Obama olacak diyemiyorum. Amerika’da seçimler çok şaşırtıcı sonuçlanabiliyor çünkü. Bunu da bir türlü çözemediğim (halkın da pek çözdüğünü sanmadığım) seçim sistemine bağlayabiliriz. Örneğin geçen seçimlerde George Bush son dakikaya kadar mağlup pozisyondayken Florida’daki oyların tekrar sayılması sayesinde Başkan seçilebildi. Kamuoyunda hala bu seçimde hile yapıldığına dair bir takım kuşkular var. Öyle ki, bu sene bazı eyaletlerde başlayan erken oy verme işleminde elektronik oy verme makinelerinde bir takım problemler yaşandı. Amerika gibi dünyanın gelişmiş ülkesinde seçimlere hile karıştırıldığını düşünmek insanlara garip gelebiliyor. Ama elektronik ortamdaki oylara güvenilmediği için Florida eyaleti eski usül (bildiğiniz kağıt) kullanarak seçimleri gerçekleştiriyor ve sandık noktalarında sonu gelmeyen kuyruklar oluşmaya başladı bile.
Obama mı McCain mi sorusuna anketlere bakarak Obama diyebilmeyi çok isterdim ama yukarıda da sözünü ettiğim gibi burada seçim sonucunu tahmin etmek oldukça zor bir iş. İlginç olan seçimin giderek bir zenci-beyaz mücadelesine dönüştüğünü görmek. Zencilerin tamamına yakını Obama’yı desteklerken beyazların hepsinin McCain’in peşinden gittiğini söylemek pek mümkün değil. Belki de bu yüzden Obama’nın şansı biraz daha fazla. Yalnızca zenciler değil, aynı zamanda azınlık olarak görülen göçmenler de Obama destekçisi. Yeri gelmişken Amerika’da yaşayan Türklerin de Obama’yı başkan olarak görmek istediklerini belirtmeden geçmeyelim.
Seçimle alakalı daha yüzlerce şey söylenebilir, ama şunun şurasında bir günden az bir zaman kalmışken heyecanla sonucu beklemek daha isabetli olacaktır.
Gelelim ekonomik krize. Bize yansıyan yönüyle pek fazla etkisi olduğunu söyleyemeyeceğim ancak krizin sokaklara nasıl yansıdığına dair bir kaç kelime edebilirim. Şöyle ki, benzin fiyatları bu yaz Amerika’nın gelmiş geçmiş en yüksek seviyesindeydi. Şimdilerde bu normal seyrine inmiş gibi de olsa Amerikalıları hayli endişelendirmişti.
Geçtiğimiz Cuma cadılar bayramıydı. Aşağıda videoda izlediğiniz gibi sokaklarda dolaşıp güzel görüntüler elde etmeyi planlıyordum. Ancak, bu sene Cadılar Bayramı için o eski şatafatlı görüntülere rastlayamadığımı itiraf etmeliyim. En azından gaftalar öncesinden başlayan ve her sokağın ışıl ışıl olmasını sağlayan bu dekorasyonlar hayli ilginç görüntüler oluşturuyordu. Bu yıl, çok fazla ışıklı süsleme kullanılmamasını ekonomik krize bağlayamamız acaba yerinde olur mu, açıkçası emin değilim.
Son olarak, geçtiğimiz haftalarda ve bugün başıma gelen iki benzer olayı paylaşmak istiyorum. Birincisi, market önünde arabamın içinde beklerken yanıma yaklaşan birinin benden cep telefonumu istemesiyle başladı. Kaybolduğunu, kendisini alması için amcasına telefon açması gerektiğini söyledi. Ben de bir şey olmaz diyerek telefonumu verdim. Ardından, tren istasyonuna gitmesi gerektiğini söyledi. Ben de tren istasyonu hemen şurada, az ötede dedim. Yürüyerek gayet rahat gidebileceği bu mesafe için bize kendisini arabayla bırakıp bırakamayacağımızı sordu. Arkadaşım, beni de şaşırtan bir hamleyle neden olmasın dedi ve biz elemanı arabamıza almış bulunduk. Bu adam şimdi silah çıkartıp bizden para istemesin diye de aklımızdan geçmedi değil. Ancak , beklenenin tersi oldu. Adam bize trene binecek parasının olmadığını, kendisinin adresini ve telefonunu verebileceğini, parayı geri yolayacağını söyledi. Bu durumda ne yapacağımızı bilemedik. Hemen arkamızda devriye atan polis aracını fark edince, kendisine gidip polisten yardım istemesini söyledik ve adamı arabadan indirdik.
Bir diğer olay da bugün başıma geldi. Dunkin Donuts’tan drive thru (arabadan inmeden) bir şeyler aldıktan sonra ilerlerken arabaya doğru biri yaklaştı ve bu civarı iyi bilip bilmediğimi sordu. Sonra bana uzun uzun bir hikaye anlattı ve en nihayetinde trene binmek için parası olmadığını söyledi. Sadece 4 dolara ihtiyacım var dedi. Adamın hali vakti yerindeydi, elinde de cep telefonu vardı.
Seçimler yarın. Yalnıza Amerika’yı değil aynı zamanda tüm dünyayı yakından ilgilendiren bu seçimler acaba Amerika’da durgunlaşan ve açıktan açığa insanları yoklukla karşı karşıya bırakan ekonomik krize karşı acaba bir çare olabilecek mi? Merakla bekliyoruz....

30 Eylül 2008 Salı

Türk Kahvehaneleri

Levittown diye bilinen, Pennsylvania’nın New Jersey sınırındaki bir kasabasındayız. Türklerin nüfus olarak oldukça yoğun yaşadıkları yerlerden biri. Bir grup Türk biraraya geldiğinde ya cami açıyor ya da ilk özlemleri olan kahve kültürünü burada devam ettirmeye çalışıyor. İki seneden fazla Amerika’da olmama karşın bugüne kadar bu kahvehanelerden birine girme ihtiyacı duymamıştım. Sağdan soldan duyduğum şeyler vardı, aynen Türkiye’deki gibi Okey oynandığı, Lig maçları izlendiği gibi. Ama en ilginç olanı ise, Amerikalıların bu kahvehanelere Turkish G.. Club ismini takmaları idi. İlk duyduğumda hem gülmüş hem de üzülmüştüm; erkek erkeğe bir araya gelen insanların Amerika’da bu isimle anılmaları çok da garip değildi esasında.
Geçtiğimiz gün, bir vesileyle Levittown’da aynı sokakta bulunan üç ayrı kahveyi bizzat görme fırsatım oldu. Bunlardan ilki, bir restoran tarzındaydı. İçeride hem yemek yiyen, çorba içen hem de gazetesini okuyup çayını yudumlayan insanlar vardı. İkincisi de yine bundan çok farkı olmayan ama biraz daha ferah, aydınlık ve işletmecisi bayan olduğu için en azından G.. Club izlenimi vermeyen bir yerdi.
Üçüncü kahveye girdiğimizde asıl şoku yaşadım. Girişte kapıda Türkçe bir takım yazılar vardı, yemek çeşitlerini falan yazmışlardı. Kağıt A4 büyüklüğündeydi ve ancak yanına yaklaştığında okumak mümkün olabiliyordu. Neyse içeriye daldık, bir de ne görelim her yer kapkaranlık. Perdeler sımsıkı kapatılmış, gün ortasında gece yarısı yaşanıyor gibi. Neden bu böyle, karanlık işler mi çeviriyorlar burda dememize kalmadan, televizyona güneş vuruyormuş da ondan perdeleri kapatmışlar cevabını aldık. İçeride yine Okey oynayan, ‘Kurtlar Vadisi başladı mı?’ diye merakla soran, ‘Kapatamazlar Abi’ diyaloglarından memleket kurtardıkları her hallerinden belli olan yurdum insanları.
Kahveden çıkarken, panosunda Turkish Cafe yerine Turkish Coffee yazdığı için yüzümde beliren gülümsemeye engel olamadığım bu mekan, memleketten onbinlerce kilometre ötede dahi Türk insanının kahvehanesiyle bile varlığını sürdürmeye çalışmasının traji komik halini bana hatırlattı.

10 Ağustos 2008 Pazar

TV kanalları

Memlekete her gidişimde doğrudan uydunun karşısına geçen ben bu kez de yeni kanallar bulma telaşıyla Türksat’ın web sitesine girdim. Bilmediğim, duymadığım ve uydu hafızasına eklenmemiş onca kanal arasından özellikle Mehtap Tv, Aljazeera English, MTV Türkiye ve e2’yi ayarladım. Şu anda da Aljazeera’de NewsHour’u izliyorum. CNN, BBC gibi kanalar çoktan Digiturk, D-Smart gibi ücretli platformlara geçmişken Aljazeera’nın bu girişimini takdir ettim. MTV Türkiye, MTV Amerika gibi abuk subuk programlar yayınlıyor mu henüz görmedim ama Amerika’da Amerikalıların bile trash (işe yaramaz) olarak nitelendirdiği programlar yayınlayan MTV ve VH1 kanallarının eski zamanlarını özleyenlerdenim. Ha bu arada, Dream TV’de D-Smart’a geçmiş. Artık kim izleyecekse ordan...

9 Ağustos 2008 Cumartesi

Wireless Sürprizi

Ne yalan söyleyeyim, Türkiye’ye gelmeden önce internet konusunda yağayacağım problemleri hayal ediyordum. Kablosuz ağ bulma sıkıntısı, kablolarla evin içinde dolaşma çilesi vb. vb. Ama nereye gitsem, kimin evin ziyaret etsem karşıma hep AirTies kablosuz modemler çıktı. Meğer Türk Telekom yeni bir kampanya başlatmış ve bu çerçevede herkese kablosuz modem hediye etmiş. Açıkçası çok zekice bulduğum bu kampanya sayesinde Türkiye’nin bir kaç adım öteye zıpladığını söylesem yalan olmaz. En azından ülkemize elinde laptopuyla gelen bir yabancı gittiği her yerde kablosuz modemleri görünce benim gibi mest olacaktır.

Resim 1. Bu da bizim modem.

8 Ağustos 2008 Cuma

TR izlenimleri

Petrol fiyatları
Türkiye’de benzin fiyatları ne kadar yüksek böyle. Benzin almak için girdiğimiz istasyonda çalışan görevliye: Amerika’da fiyatlar bunun 3’te biri dediğimde adam bana: Irak’a girdiler de ondandır diye cevap veriyor. Halbuki şimdilerde galonu 4 dolara kadar yükselen benzin fiyatları Irak savaşından seneler önce 60 cent dolaylarında geziniyormuş.
Türkiye’de kaba bir hesapla, benzinin litresi 3 YTL, galonu (3.78 litre) 11 YTL.
Amerika’da bir galon benzin 3.5 dolar = 4 YTL.

7 Ağustos 2008 Perşembe

The Grand Tour - NY Times

NY Times muhabiri Matt Gross’un günde 100 eurodan az harcayarak Avrupa seyahati temalı gezi yazıları ve beraberindeki videoları oldukça ilginç. Geziye konu olan ülkeler arasında doğal bir refleksle gözlerim Türkiye’yi ararken Kıbrıs ile karşılaştım. Yine Güney Kıbrıs Rum Kesimi’yle karşılaşacağımı beklerken Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuiyeti’nden söz edilmesi hatta güzel bir biçimde bahsedilmiş olması oldukça hoşuma gitti. Yorumlar kısmında da dikkat çeken tartışmalar var, Kıbrıs’ın tarihi ve yaşanan Türk-Yunan anlaşmazlıkları üzerine. Bir göz atın derim.

28 Temmuz 2008 Pazartesi

Hometown Baghdad

Hometown Baghdad is an online web series about life in Baghdad. It tells the stories of three young Iraqis struggling to survive during the war. The series premiered on March 19th 2007 and the final episode went live on June 17. All episodes are viewable here.

27 Temmuz 2008 Pazar

Batılılaşma ve Modernleşme

Modernleşme, Batılılaşma anlamına gelmek zorunda değil. Batılı olmayan toplumlar modernleşebilir ve çok sayıda Batılı olmayan ülke bütün Batı değerlerini, kurumlarını ve uygulamalrını benimsemeden ve kendi kültürlerini terk etmeden de modernleşebilmiştir.
------
Japonya'nın yanında Singapur, Tayvan, Suudi Arabistan ve daha az ölçüde olmak üzere İran, Batılı olmadan modern toplumlar olmuşlardır.
Medeniyetler Çatışması, Samuel Huntington, Okuyanus Yayınları, sayfa 104-105.

26 Temmuz 2008 Cumartesi

Üç Etiyopyalı Bir Meksikalı Bir de Ben

Günlerden Cuma, Baltimore yollarındayım. Yanımda henüz bir aydır Amerika’da olan Work and Travel’cı bir genç. Kendisine travel kısmında mihmandarlık yapıyorum. Bak diyorum, burası Baltimore. Baltimore’un girişindeki o devasa, yerden yüzlerce metre yukarıdaki otoyolları gösteriyorum ve bir anda Amerika'ya ilk geldiğim zamanlara doğru bir yolculuğa çıkıyorum.
Baltimore’un en siyah caddelerinden geçerken, bir zamanlar bu sokaklarda arabanın kapılarını sımsıkı kilitleyip Yusuf yusuf modunda nasıl kaçtığımı anlattım. Kader bu ya, yine o sokaklardan birinde bir ranza deposunu arıyoruz. Yıkık dökük, önünde sadece entrance yazan bir binadan içeri ürkek adımlarla giriyoruz.
İçeride İngilizce bilmeyen bir adam bizi karşılıyor. İşaret diliyle anlaştıktan sonra siparişi kamyonete yükletiyoruz. Bu esnada kara kuru bir genç bize 'Siz Türk müsünüz?' diye soruyor. Henüz Amerika’ya geleli üç yıl olmasına rağmen akıcı İngilizcesi dikkatimizi çekiyor. University of Baltimore’da Business okuduğunu söylüyor. Niyetinin Amerika’da kalmak ve ailesini de buraya getirmek olduğunu söylüyor. Yani, Afrika’da yırtan az sayıda insandan biri de ben olayım istiyor.
Ardından gelirken niye baklava getirmediniz diye takılıyor ve biz muhabbete başlıyoruz. Etiyopya’nın Habeşistan olduğunu, Deniz Feneri’nin vakti zamanında oraya yardımlar gönderdiğini konuşuyoruz. Sürekli yardımlar geliyor diyor genç adam, farklı farklı ülkelerden. Hatta, devlete maddi yardımlar bile yapıldığını ancak bu paraları hep devlet büyüklerinin iç ettiğini anlatıyor.
Halkın fakirliğinden konuşuyoruz, Afrika’nın değişmeyen kaderinden söz ediyoruz. Genç adam, suçun insanlarda olduğunu, hiç bir şey yapmadıklarını söylese de ben yine de Afrika’yı vakti zamanında sömüren ve insanları uyuşturucu maddelerle düşüncesiz hale getiren Batı toplumuna kesiyorum faturayı.
Hristiyan olduğunu söyleyince şaşırıyorum. Sonradan öğrendiğime göre zaten halkın yarısı müslüman diğer yarısı da hristiyanmış. Ülkenin içinde bulunduğu durumları soruyorum. Savaşların devam ettiğini, kabileler arası anlaşmazlıkların sürdüğünü, Somali ile sınır problemleri yaşadıklarını da ilave ediyor.
Afrika’nın kaderinin nasıl değişebileceğini soruyorum. Bana: ‘Eğitim’ diyor. Türkiye’den Afrika’nın en ücra köşelerine giden eğitim gönüllülerini soruyorum. Genç adam hatırlamıyor, ama yanındaki arkadaşı bir Türk ilkokulu olduğunu söylüyor. Sonra, İngilizlerin bölgede oynadığı oyunları, Afrika’nın Avrupa’ya kaçırılan maden yataklarını, zengin kaynaklarını hatırlıyor, hatırladıkça bu işin yine ancak eğitimle çözülebileceği konusunda hemfikir oluyoruz.
Sohbetimiz zaman zaman İstanbul ve Türk insanı üzerinde şekillense de genel olarak ben soruyorum O anlatıyor. Hayatımda ilk defa Etiyopya’lı birileriyle tanışan ben Afrika insanıyla bile Amerikalılardan daha fazla ortak paydamız ve dünyaya dair daha benzer kaygılarımız olduğunu görüyorum. Konuşmamız süresince Meksikalı genç işçi de arada Kepasa diyerek söze karışsa da bir şey anlamadığını fark ediyoruz. Bunu da sırf yazının başlığında neden Meksikalı yazdın demeyin diye anlatıyorum.

19 Temmuz 2008 Cumartesi

What is Global Citizenship?

Oxfam Education defines Global Citizen as someone who:

  • is aware of the wider world and has a sense of their own role as a world citizen;
  • respects and values diversity;
  • has an understanding of how the world works economically, politically, socially, culturally, technologically and environmentally;
  • is outraged by social injustice;
  • participates in and contributes to the community at a range of levels from local to global;
  • is willing to act to make the world a more sustainable place;
  • takes responsibility for their actions.

6 Temmuz 2008 Pazar

Me And The Old Guy

This is a conversation between me and the old guy lives next door.
-Hello
-Hello.
- Hi, I live next to you, and I just wanted to stop by and say Hi to you.
- (No reaction from the old guy)
- You may want to know who we are, what we do and so on. I decided to introduce myself and know more about you.
- I don’t care who lives next to me.
( An awkward silence for a minute, I was kind of shocked with this answer, and was about to leave. Then, he starts talking about who lived in our house, in the other houses and said ‘welcome to the neighborhood’ that made me comfortable. Our conversation continues. )
- We have been living here since 1968. Roads were not even paved.
- Really. How about your children?
- We have raised four children here. They all live in New Jersey.
- How old are you?
- I am 82 years old, I got retired when I was 66. I was a judge at the New Jersey Supreme Court.
- Really. My grandpa was 82 when he passes away. (I know this was something mean to say.)
- I guess you are still driving?
- Yes, I am.
- I think you guys always do exercise, and sports. That’s why you are still energetic.
- That might be true.
- My grandpa was a farmer, he worked really hard.
-I see.
(Conversation lasted almost ten minutes. I helped him while he was trying to water the flowers. Then, I asked to leave and he told me that: ‘In any emergency, come an knock on my door. )
This was a good experience for me, I just wanted to share that with you.

VA Beach Norfolk, Yeniden...

Üç günlük Virginia Beach macerasından sonra kazasız belasız eve dönebilmiş bulunmaktayım. Üç günde toplam 24 saat direksiyon sallamış biri için hayatta kalabilmiş olmak herhalde şükredilesi bir durum olsa gerek.
Birinci gün: Güya sabah erkenden kalkacak, öğleye doğru Norfolk’a varacak ve böylece Cuma gününden gezmeye dolaşmaya başlayacaktık. Hoş, ziyaretin amacı gezip tozmaktan ziyade eski dostlarla bir araya gelmek olduğu için bu ayrıntıyı atlıyorum. Norfolk’a vardığımda saat akşam beş sularıydı ve akşam yemeğini şehrin en kıyak pizzacısında hallettiken sonra tuttuk Virginia Beach’in yolunu. Independence Day olduğundan sahil şeridine yaklaşık 1 kilometre ötede park edebilecek yer bulabildik ve tabana kuvvet diyerek tuttuk Ocean Front yollarını. Bu kez çok fazla insan ve rahatsız edici bir kalabalık karşıladı bizi. Çok fazla kalmanın bir anlamı yoktu, biz de işlerimizi halledip evin yolunu tuttuk.
İkinci gün: Sevgili Cihad, Amerika’ya adım atalı daha üç gün olmasına aldırış etmeden araba almaya kalktığı için kabak yine bizim başımıza patladı. Taa Washington D.C.’ye 4 saat git 4 saat gel toplam 8 saatlik bir yolculuk yaptık, yeşil renk Honda Civic’le başkasından bulduğumuz çakma bir plaka ile Norfolk’a geri dündük. Tabi eve vardığımızda akşam saat 6’ydı ve ben yorgunluktan direk kendimi yatağa atmışım. Gece kalktık, sabahın dördüne kadar oturduk ve ziyaretin asıl amacı hedefine ulaşmış oldu.
Üçüncü gün: Güya bu sabah erkenden kalkıp yüzmeye gidecektik. Yüzyılın yalanı. Yataktan doğrulduğumda saat 11’i çoktan geçmişti. Neyse ki Erdinç’in kendi elleriyle yaptığı sigara börekleri bunu telafi etti ve o kadar çok yemişim ki öğlen öğününü atlayabilmişim. Asıl macera bundan sonra başlıyor. Bizim eski dostlara saat 1.30 gibi veda ettim. Tuttum New Jersey yollarını. Hava güzel, Chasepeake Bay Bridge üzerinde okyanus manzaralı seyahat bir harika, hele de tüm bunlara Eagles’ın Hotel California isimli şarkısı eşlik ediyorsa değmeyin keyfime diyecektim ki: Tekerlek patladı. Biraz uğraştım, kendim yapabilir miyim diye, somunları bile sökemedim. Belki polis gelir diye bekliyorum, tık yok. Gözünü sevdiğimin New jersey Emergency Service arabaları, ne gelen var ne giden. Ben de patlak lastikle en yakın tamirciyi bulayım derken bir polis arabasına rastladım. Memur beye derdimi anlatınca, sağa çek hallederiz dedi. Arabadan alet edevatları aldı geldi, bir güzel tekerleği söktü. Stepneyi taktık. Ardından da, böyle bir günde hiç bir yer açık değildir, en yakın lastikçi brdan 20 mile ötedeki Walmart diye de yardımcı oldu. Ben kendi kendime bir lastik değiştirme kimbilir kaç paradır diye düşünürken bir yandan da stepneyle New Jersey’e kadar gitmenin planlarını yapıyordum. Saatte 40-50 mile hızla bunun mümkün olmayacağını idrak edince Walmart’ın yolunu tuttum. Allah’tan yeni lastik parası (40 dolar) dışında başka hiç bir ücret talep etmediler ve ben kalan yolumu dönüş trafiğinin de etkisiyle toplam 3 saat gecikmeyle tamamlayabildim. Yine de şükür dedim çünkü onca saat araba kullandıktan sonra sağsalim eve varabilmiştim.
Çıkarılacak dersler:1. Uzun yola gidiyorsanız mutlaka araba kiralayın, lamı cimi yok. Eski arabaya güven olmuyor.
2. Yanınıza mutlaka yeterli para alın, yoksa benim gibi lastik değiştirmeden önce banka hesabımda yeterli para var mı diye kıvranır durursunuz. Ah bir de çekici falan gelseydi o zaman hapı yutmuştuk.
3. Abicim illa arabayla gitmek şart mı ya, otobüse bin, uçağa atla ne bileyim. Gerçi bu dediklerim çok da geçerliliği olan şeyler değil şu Amerika’da ama yine de 24 saat araba kullanmak kadar iğrenç bir şey yok.
4. Yanına mutlaka bir fotoğraf makinesi al. Yok, bu sefer gezdiğimiz yerleri değil, üç arkadaş şöyle beraber bir resmimiz yok. Sorsalar kanıt gösteremiycez. Arda kalan yorgunluk da cabası.

1 Temmuz 2008 Salı

Abortion değil Adoption

Az evvel bir araba tamponunda gördüğüm bir yazı, Amerika'nın en güncel meselelerinden biriyle alakalı. Kürtaj anlamına gelen abortion kelimesindeki b ve r harflerinin üzeri çizilerek adoption yani 'evlat edinme' olarak değiştirilmiş. Kürtaj karşıtları, manevi değer savunucuları, eşcinsellik karşıtları nedense hep Cumhuriyetçiler oluyor bu ülkede. Irak Savaşı'nı savunanlar da yine aynı grup. Hani şu Cumhuriyetçilerle Demokratlar arasında bir grup niye yok, neden herşey siyah ve beyaz olarak ayrılmış bu ülkede bir türlü anlayamıyorum?

7 Haziran 2008 Cumartesi

Why Not Again?

(This text is extracted from a speech of Carly Fiorina, former CEO of Hewlett Packard )
There was once a civilization that was the greatest in the world.
It was able to create a continental super-state that stretched from ocean to ocean, and from northern climes to tropics and deserts. Within its dominion lived hundreds of millions of people, of different creeds and ethnic origins.
One of its languages became the universal language of much of the world, the bridge between the peoples of a hundred lands. Its armies were made up of people of many nationalities, and its military protection allowed a degree of peace and prosperity that had never been known. The reach of this civilization’s commerce extended from Latin America to China, and everywhere in between.
And this civilization was driven more than anything, by invention. Its architects designed buildings that defied gravity. Its mathematicians created the algebra and algorithms that would enable the building of computers, and the creation of encryption. Its doctors examined the human body, and found new cures for disease. Its astronomers looked into the heavens, named the stars, and paved the way for space travel and exploration.
Its writers created thousands of stories. Stories of courage, romance and magic. Its poets wrote of love, when others before them were too steeped in fear to think of such things.
When other nations were afraid of ideas, this civilization thrived on them, and kept them alive. When censors threatened to wipe out knowledge from past civilizations, this civilization kept the knowledge alive, and passed it on to others.
While modern Western civilization shares many of these traits, the civilization I’m talking about was the Islamic world from the year 800 to 1600, which included the Ottoman Empire and the courts of Baghdad, Damascus and Cairo, and enlightened rulers like Suleiman the Magnificent.
Although we are often unaware of our indebtedness to this other civilization, its gifts are very much a part of our heritage. The technology industry would not exist without the contributions of Arab mathematicians. Sufi poet-philosophers like Rumi challenged our notions of self and truth. Leaders like Suleiman contributed to our notions of tolerance and civic leadership.
And perhaps we can learn a lesson from his example: It was leadership based on meritocracy, not inheritance. It was leadership that harnessed the full capabilities of a very diverse population–that included Christianity, Islamic, and Jewish traditions.
This kind of enlightened leadership — leadership that nurtured culture, sustainability, diversity and courage — led to 800 years of invention and prosperity.

5 Haziran 2008 Perşembe

Ve Obama kazanır...


Obama'nın Demokrat parti adaylığının kesinleşmesi sonrasında Türkiye'nin bu süreçte nasıl bir yol izlemesi gerektiğine dair enfes bir yazı:
İslam Doğru-Türkiye Amerika’daki değişimi görüyor mu?

30 Mayıs 2008 Cuma

İnternet Sizi Kontrol Etmesin, Siz İnterneti Kontrol Edin


İnternet iyi mi Kötü mü Tartışması:
İnternetin, çağımızın en büyük nimeti olmasından öte, kontrolsüzlüğünden kaynaklanan büyük bir tehlike halini aldığını düşünmekteyim. Bunun için kafamda pek çok gerekçe ve bunlara karşı alınması gereken önlemler şeklinde bir liste hazırladım. Biliyorum, bu listenin hiç bir yaptırımı olmayacak. Ama bir gün gelip 'Vah Bizim Ne Yaptık Böyle' diye hayıflandığımızda keşke bu önlemleri alsaymışız diyeceğimiz için tarihe not düşmek istedim.
1. İnternet zamanımızı çalıyor: Son zamanlarda pek çok blog yazarı sessiz sedasız ya da bir veda yazısı kaleme alarak bloglara alemine veda ediyor. Gerekçe olarak farklı nedenler gösterilse de büyük çoğunluk, bilgisayar karşısında fazla zaman geçirmekten, günlük hayattaki rutin işlerinin aksamasından, ailelerine vakit ayıramamaktan yakınıyorlar. Tabi, bu blogcular interneti mi hayatlarından çıkarıyorlar yoksa blogları mı, bilemiyoruz. Bildiğimiz ve hemfikir olduğumuz bir şey varsa o da Bloglarda gezinirken bir blogdan diğerine, ordan bir başkasına, ordan başaka başka sitelere uzanan, saatler süren bir okuma ( ! ) eylemi içerisinde kendimizi buluverdiğimiz. Hele bir de bloglara yorum yazma, gelen yorumlara cevap verme gibi alışkanlıklarınız varsa bu, tüm gecenizi bilgisayar karşısında geçirmeniz anlamına geliyor.
2. Okuma alışkanlığımız azalıyor: Zaten fazla okuyan bir toplum değiliz. İnternetin de günlük hayatta yerini almasıyla birlikte pek çoğumuz artık gazeteleri web sayfalarından takip ediyor. Bunun bedavaya gazete okumak gibi güzel bir avantajı olmakla birlikte, onlarca bilgi yığını arasında kaybolma ve gerekli gereksiz her linke tıklayarak makale okumaktan çok resim ve videolarla zaman öldürmek gibi olumsuz yanları da mevcut. Selçuk Hoca'nın da söylediği gibi, internette okuduğumuz yazılarla kendimizi kandırarak eskisi gibi ne gazete ne de kitap okuyoruz.
3. MSN, Facebook ve diğer sosyal ağlar ile sosyalleşmiyor, bilakis asosyalleşiyoruz: Hiç şüphesiz, MSN bizim gibi gurbette yaşayanlar için Türkiye'deki eş dostla en hızlı ve ücretsiz iletişim yolu. Bunu inkar edemem. Ancak, MSN listenizde aynı anda 40-50 kişinin sizin online olduğunuzu fark etmeleriyle başlayan diyaloglar asla bitmek bilmiyor. Facebook hesabımı güvenlik gerekçeleriyle kapattığım halde, hala ortaokul, lise döneminden arkadaşlarla bağlantı kurma fikri beni cezbetmiyor değil. Diğer sosyal ağlar da aslında bize ne kadar süreceği şüpheli sanal arkadaşlıklar vaad etmekle birlikte zamanımızı çalmaya devam ediyorlar.
4. İnterneti araştırma maksatlı kullanamıyoruz: Evet, internet ilk hayatımıza girdiğinde bir sözlük, ansiklopedi ve bilgi kaynağı olarak düşünülmüştü. Ancak üzerinden çok geçmeden kullanıcılar chat odalarına dadanmaya başladılar. 90'lı yılların sonunda internet sadece üniversitelerce erişim imkanı olan bir araç idi. İnternet kafeler ve ev kullanıcıları sonradan dahil oldu bu global ağa. Türkiye'de nasıl bilemiyorum ama Amerika'da kütüphaneler de internet hizmeti sunuyor. Hem de ücretsiz.
5. Ahlaki dejenerasyona uğruyoruz: İnternet'in yukarıda saydığım tüm olumsuzlukları bir yana, bu madde diğer bir yana. Çünkü henüz bu tahribatın olumsuz neticeleri hissedilir seviyede değil. Son zamanlarda artan taciz olaylarında kurbanların çoğunun küçük yaşlardaki çocuklar olması da yetkilileri henüz harekete geçirmeye yetmemiş gibi gözüküyor. İnternette her türlü ahlaksızlık, rahatsız edici materyal ve çocuk tacizine dair dökümanlar bulabilmek mümkünken kimse bütün bunları engelleyecek bir sistem üzerinde çalışmaya kafa yormuyor. Bu mevzuda asıl endişemiz, henüz ergenlik çağına dahi girmemiş küçük dimağların bilgisayar ekranı karşısında akla hayale gelmeyecek unsurlarla başbaşa kalmasıdır.
Sorunlar ortada. Peki ya çözüm yolları? Hep şikayet ettiğimizden, kimsenin yapıcı çözüm önerileri getirmediğinden yakınırız ya, buyrun size kendimce geliştirdiğim çıkış yolları. Eğer, daha işler ve sonuç odaklı önerileriniz varsa lütfen benimle paylaşın ve bu listeyi mümkün olduğunca daha fazla kimsenin faydasına sunalım. Şimdi harekete geçelim, aksi takdirde yarın geç olabilir.
Çözüm önerilerim:
1. İnternetin zamanımızı çalmasına izin vermeyelim: İnternetin günlük hayatımızda nasıl yer bulduğunu iyi teşhis etmeliyiz ki, nasıl vaktimizi çaldığını iyice görelim. Bu maddede, akşam eve geldiğinde internet başına geçip bir türlü başından kalkamayanlara önerilerim:
- İnternete hangi amaçla girdiğinizi unutmayın. Örneğin, yalnızca e-maillerinizi kontrol etmek amacıyla girdiyseniz, e-maillerinizi kontrol edin, yazılacaksa cevapları yazın ve çıkın.
- İnternetten çıkabilmek için başta kendinize bir kullanma süresi koyun. Örneğin yalnızca yarım saat internet başında oturacağım şeklinde. Gerekirse saatinizi kurun, bittiğinde sizi ikaz etmiş olur.
- Eğer, kendi iradenizle bunu yapabileceğinize ihtimal vermiyorsanız, evdeki birinden sizi ikaz etmesini rica edin. Yalnız yaşayan biriyseniz, dostlarınızdan birinin sizi aramasını sağlayın.
2. Blog yazarı iseniz ve her gün blog yazmadan, diğer blogları okumadan, yorum bırakmadan yapamam diyorsanız:
- Her şeyden önce sevdiğiniz blogları Google Reader ile takip edin. Böylece hem bir blog sitesini güncellenmeden ziyaret etmemiş , hem de yalnızca ilginizi çeken yazıları okumuş olacaksınız.
- Günlük internet kullanımınız haricindeki bir zamanda blog yazmayı deneyin. Örneğin, internet bağlantınızın olmadığı bir bilgisayarda bloglarınızı yazıp kaydedin ve yalnızca yazınızı yayınlamak için internete girin ve işiniz biter bitmez çıkın.
- Blogların en meşgul eden tarafı bırakılan yorumlara cevap verme ihtiyacı hissetmenizdir. Bunu minimuma indirmek için her yoruma cevap yetiştirmek zorunda olmadığınızı hatırlayın. Gazete yazarlarını düşünün, çoğu gelen yorumları yalnızca okumakla yetinirler. Biliyorsunuz, en çok yorumların bırakıldığı Düşünce blogları yavaş yavaş kapanmaya başladı. Bence hiç de haksız değiller.
- Okumadan yazmayın. Her gün mutlaka kendinize gazete okuma zamanı ayırın. Bu okuma saatinde mutlaka köşe yazarlarını okuyun. İnternetten gazete okuma meselesine temas etmiştik. Bunun gerçek gazetenin yerini tutmayacağı, tutamayacağı hepimizin malumu.
3. MSN ve Facebook önerileri
-MSN'e girdiğinizde Online değil, Offline gözükün. Böylece kimlerin bağlantısı olduğunu görüp ona göre sohbet edin. Sohbet edeceğiniz kişilerin uzun süre görmediğiniz ya da aile fertleri arasından kimseler olmasına özen gösterin.
-Facebook hesabınızı hiç kullanmadığınız bir e-mail adresinizle ilişkilendirin. Böylece gelen arkadaş kabullerini, mesajları bir kaç gün sonra fark etmiş olacaksınız.
- Facebook hesabınızın otomatik olarak login olmasını iptal edin. Bu size her seferinde tekrar şifre girme zorunluluğu getireceği için zor gelecektir.
4. Araştırma yapın, geyik değil: Araştırmacısınız ya da internete ödev hazırlamak için başvuruyorsunuz. Özellikle evinizde internet olmasının size büyük kolaylık sağlayacağını düşünüyorsunuz. Ancak kendinizi kontrol edemediğiniz için araştırmaya ayırdığınız zamanınızın çoğu surf yaparak, bloglarda gezinerek geçiyor. O halde şu önerilerim size:
- Araştırma projenizi kütüphanede yapmaya çalışın. Yanınıza bir hard drive alın, herkese açık bir bilgisayar kullanmanız tamamiyle işinize odaklanmanızı sağlayacaktır. Hem arada bir kütüphanede bir kaç tur atınca kitap ya da dergi okuma yönünde aşkınız şevkiniz gelecektir.
- Civarda böyle verimli kütüphanelerden biri yoksa herhalde en güzeli nezih ortamları olan internet cafe'lere gitmek olacaktır. Burada da saat başı para ödemek sizi projeniz üzerinde çalışmaya zorlayabilir.
5. Çocuklarda oluşabilecek ahlaki tahribata karşı alınabilecek önlemler: Eğer çocuğunuzu internette olur olmaz sitelere girmiş buluyorsanız ya da çocuğunuzun internette ne yaptığına dair hiç bir fikriniz yoksa:
- Evdeki bilgisayarın kişisel değil herkesin kullanıma açık olmasına dikkat edin. Mümkünse bilgisayarı evin salonuna, gözle görülür bir köşesine yerleştirin ve kullanıcının ekranı rahatlıkla gizleyebilecek biçimde oturmasına izin vermeyin.
- Mutlaka filtreleme programları kullanın.
- Eğer bu önlemler sizi tatmin etmiyorsa, bilgisayarı internete bağlamayın. Çocuğunuz çok nadir internete ihtiyaç duyacaktır, bu ihtiyacını da kütüphanede ya da sizin kontrolünüzde gidermesini sağlayın.
Yukarıda saydığım maddeler arasında en önemlileri çocukları zararlı içerikten korumaya yönelik önlemler olacaktır. Tekrar ediyorum, internetin sınırsız bilgi trafiği içerisinde çocuklar yaşlarına göre oldukça gereksiz ve zihinleri tahrip edebilecek içerikle karşı karşıyalar. Çoğu zaman hayalimize bile getiremediğimiz bu yıkımın neticelerini de henüz görmüş değiliz. Birileri bu işin ciddi boyutlara vardığını fark ettiğinde iş işten geçmiş olacak ve 'Böyle Bir Dünyaya Çocuk Doğurmak' sorgulanmaya başlanacak.

23 Mayıs 2008 Cuma

Batsto Village ve düşündürdükleri

Bugün sizlere Amerika'yı Amerika yapan değerlerden birinden söz etmek istiyorum. Şunun şurasında 200 yıllık bir tarihe sahip olan, ancak hem doğayı hem de tarihi değerleri bizden çok daha iyi muhafaza eden bir neslin bu konuya yaklaşımının nasıl olduğuna değineceğim.
Bundan yaklaşık 8 ay kadar önce Amerika'ya ilk ulaşan kolonilerin yerleşim yeri olan Jamesburg'a gitmiştim. Yeni Dünya'nın en eski yerleşim merkezi olan bu bölgeyi bizim köylerimizden çok daha ilginç ya da üstün kılan herhangi bir unsur bulunmadığını, bilakis bizim hala bu tür yerleşim mantığını sürdürdüğümüzü dile getirmiştim.

Amerika'nın yerli halkı hem ülkenin geçmişine dair daha aydınlatıcı bilgilere sahip olmak hem de eski zamanda insanların nasıl yaşadığına dair fikir sahibi olmak için bu bölgeyi yoğun bir biçimde ziyaret ediyorlar. Virginia bu anlamda en talihli eyalet sayılabilir. Zira aynı bölgede üç ayrı kasaba ziyaretçilere hala o eski günlerin tadını yaşatmaya devam ediyor.

Peki, uzakta yaşayanlar ne yapacak? Onlar da tabii ki kendi eyaletlerinin tarihi yerleşim yerlerini ziyaret ederek bu meraklarını giderecekler. Biz de, her ne kadar Jamestown bölgesini ziyaret ederek bu merakımızı gidermiş olsak da New Jersey'de yaşayan meraklı Türkler olarak bu eyaletin tarihine doğru keyifli bir yolculuğa çıkalım istedik.Güney New Jersey'de yaşadığımız için talihli sayılırdık zira az sonra sözünü edeceğim kasaba, bulunduğum yerden yarım saat uzaklıkta. Daha önce bu köye şöylesine bir uğramış, düzenlenen festival ilgimi çektiği için köyün etrafında kısa bir tur atmıştım. Ancak bu kez, bir rehber eşliğinde hem köy hakkında daha ayrıntılı bilgilenecek, hem de etrafındaki yemyeşil bitki örtüsü ve ormanlık alanda yaşayan canlıları yakından görme imkanına sahip olacaktık.

İki saatlik gezimizde tur rehberimiz Gil sayesinde,köyün nasıl kurulduğundan tutun, ilk maden ocağına, maden ocağının sahibi Wharton'ın evinden sıra sıra dizilmiş kasaba evlerine, masmavi gölün sevimli sakinleri kurbağalar, kaplumbağalar ve yılanlardan ormandaki porsuklara kadar türlü türlü yerler ve canlılara kadar pek çok şeyi görme imkanı bulduk.

Tabi bunlar Türkiye'de aslında hepimizin günlük hayatta bir şekilde karşılaştığı ancak bu kadar ilginç bulmadığı sıradan şeyler gibi geldi bize. Ancak, Gil'in olayları hikayelendirmesi, ormana ve köye dair en küçük ayrıntıları dahi detaylandırması ve bize 'Bakın size çok ilginç bir şey göstereceğim deyip meraklandırması' insana bu ülkede Doğaya ve Geçmişe verilen önemin ne denli ehemmiyetli olduğunu hatırlattı.

Örneğin, bir artezyen kuyusunu anlatırken, belki de hayatında hiç artezyen kuyusu görmemiş muhatapları da dikkate alan Gil, yeryüzünün kaçta kaçı suyla kaplı, bu suyun yüzde kaçı içilebilir gibi sorularla muhatabının dikkatini çektikten sonra, artezyen suyunun o zamanın ve günümüzün insanlarının hayatlarında oynadığı rolü çok güzel bir biçimde ifade etmiş oldu.

1700'lerden kalma bir geçmişe bu derece değer veren bu insanların Türkiye'yi gördüklerinde yaşadıkları heyecanı ve sevinci artık siz hayal edin. Kültürel değerlerimizi kendi ellerimizle yok ederken aslında geleceğimiz de yok ettiğimizi, bundan bir kaç asır sonra eğer sahip olduğumuz değerlere kol kanat geremezsek Turizm merkezleri olarak 200 yıllık New York'ları, yarım asırlık Dubai'eri görmemiz kaçınılmaz olacaktır.

19 Mayıs 2008 Pazartesi

Bir Court macerası daha

Bugün yine mahkemedeydim. Ancak, suçlu olarak değil tercüman olarak. Türkiye’den yeni gelen bir dostumuzun ehliyetsiz, sigortasız, aşırı hız yaparken yakalanması üzerine aldığı 3 ayrı cezayı indirebilme umuduyla mahkemede yerlerimizi aldık.
Önceki mahkemelerden farklı olarak üst araması yapıldı. Bu kez prosecutor (savcı) daha ılımlıydı, arkadaşın Türkiye’den yeni gelmiş olmasını göz önünde bulundurarak cezayı yarıya indirdi. Yapabileceğinin en iyisini yaptıktan sonra da arkadaşa dönüp ‘Ülkemize Hoş Geldin’ dedi. Ben de ilk defa hakim karşısında yaptığım çeviride ‘sadece doğruyu söyleyeceğime dair’ yemin ettim.
Tüm bu indirimlere rağmen 233 dolar ödemekten kurtulamadık. Taksitlere bölüp ödemek istedik ancak iki sayfalık gelir bildirim formunu doldurup bir de hakime imzalatmak en az iki saatimizi alacağı için parayı peşin ödedik. Ben de, ülkeye yeni gelen dostumuza kurallara uymasını, bunun kendisine bir ders olması gerektiğini hatırlattım.
Mahkemede otururmuş fısır fısır konuşurken önde oturan bir bayanın bize dönerek ‘Are You Guys Turkish?’ diye sormasının şaşkınlığını yaşadıktan hemen sonra, bayanın eşinin Türk olduğunu öğrendik. Bize, etraftaki Türk kahvehanelerine gidip gitmediğimizi sordu, biz de Kahvehanede ne işimiz olur edasıyla gitmiyoruz dedik. Artık, tanıdığı birileri mi vardı niye sordu bilmiyoruz. Anlamadığımız bir iki prosedürü bu bayana sorduk o da sağolsun epey yardımcı oldu.
Gişeye gidip ödeme kuyruğuna girdiğimizde önümüzdeki 16-17 yaşlarında bir kız bir de oğlanın dillerini birbirlerinin dillerine dokundurur gibi öpüşmelerini izlerken; kendi kendimize şimdi Türkiye’de olsaydık ya biri kalkar bunlara iki tane çakardı ya da millet söylenir dururdu dedik. Çocukların yaşlarının küçük oluşu ve öpüşürken sanki hiç bir şey hissetmiyormuş gibi davranmaları da beni çileden çıkarttı. Bunlar kesin bu işten zevk almıyorlardır dedim, artık onlar için sıradan bir his olmuştur diye yorum yapmadan da edemedim.

1 centin hesabını yapmak

Akşam vakti, can sıkıntımı gidermek için şöyle bir dolaşmaya çıktım. Yapacak doğru dürüst bir şey olmadığından Wawa’ya gidip dondurma alayım dedim. Kasaya yaklaştığımda kasiyer 5 dolar 1 cent dedi. Şimdi bu 1 centi mutlaka ister diye tuttum 6 dolar verdim. Kasiyer bayan, 1 cent için 1 dolar bozamam demesin mi? Dumura uğradığım an işte bu andır. Teşekkür edip çıktıktan sonra, arabada bozuk paralar olduğunu fark ettim ve 1 cent çıkartıp kasiyere verdim. Altta kalmamış oldum böylece :)
Aslında para üstünü almama, eksik verme gibi alışkanlıklar Türkiye’de de büyük marketlerin piyasayı ele geçirmesiyle unutulur oldu. Bu yüzden hala bakkalar varsa, bunu veresiye alış veriş yapabilmenin dayanılmaz hazzını hala yaşamak istiyor olmamıza bağlıyorum ben.
Kapitalizmin merkezi Amerika’da bile Türkler, Türk marketlerinden veresiye alışveriş yapıyorlar, aylarca hesaplarını kapatmıyorlar. Türk işte nereye gitse huyundan vazgeçmiyor diyebilirsiniz ama bence bu daha ziyade aidiyet hissiyle ve samimiyetle alakalı.
Örneğin, arabamın yağını değiştirdiğim Amerikalı tamirci de zaman zaman benden eksik para alır, fiş kesmez indirim yapar, sonra verirsin falan der. Bu da ister istemez aramızda bir samimiyet kurulmasına ve benim sadık müşterilerden biri olmama vesile oluyor. Yanılıyor muyum?

30 Nisan 2008 Çarşamba

Amerikan Eğitim Sisteminde Günümüz Problemleri

Philadelphia'da bir Devlet Okulu İzlenimlerim
Eğitim sisteminde günümüz meseleleri olarak da çevirebileceğimiz, Contemparary Issues in Education dersi ara dönem raporunu hazırlamak amacıyla bir devlet okulunu ziyaret etmem gerekiyordu. Bu bağlamda Philadelphia'da bulunan Overbrook Elementary School'u ziyaret ettim ve izlenimlerimi aktarıyorum.
Okul, Philadelphia'nın kenar mahallelerinden birinde. Öğrencilerin yüzde 98.9 u zenci Amerikalı. İki katlı binada onlarca sınıf var. Sınıf mevcutları 20 ila 30 arasında değişiyor. Okul, dışarıdan adeta ölü, ses seda çıkmayan bir bina izlenimi verirken, içine girdiğinizde oldukça hareketli. Koridorda bekleyen veliler, dersten atılmış ya da ceza almış öğrenciler dikkat çekiyor.
İki katlı okul binasına girerken, kapıda duran zili çaldım, megafonda 'Kim O?' tarzında bir soru beklerken, kapı otomatik olarak açıldı ve içeriye elimi kolumu sallaya sallaya girdim. Beklediğim şey, girişte bir güvenlik görevlisinin 'Sen kimsin, nereye gidiyorsun' türünden sorularıyla muhatap olmaktı. Malum Amerika'da son yıllarda okullara girip önüne gelene ateş eden sapıklar peydah oldu.
Ofise doğru ilerledim, geleceğimden haberdar olan okul müdiresi bir kaç dakika beklememi söyledi. Ben de bu esnada koridorda bir kaç tur attım. Öğrencilerin çalışmaları, okulun test skorları arasında bir tablo dikkatimi çekti. Teacher Attandence diye bir tablo vardı ve aylara göre öğretmenlerin devamsızlıklarını gösteriyordu. İlk kez karşılaştığım için anlam veremedim, 'Öğretmenleri okula getirebilsek ne mutlu bize' mi demeye çalışıyorlar diye sormadan edemedim.
Ardından müdüre hanım beni çağırdı. Ne öğrenmek istediğimi sordu, ben de kendisine Eğitim Sisteminin mevcut sorunlarını araştırdığımı, bu konuda kendisinden aydınlatıcı fikirler almam gerektiğini söyledim. Sorunları sıralarken, Okul-Aile işbirliğinin istenen seviyede olmadığından yakındı. Öğrenci velilerinin, öğretmenlere karşı güvenlerinin az olduğu, her fırsatta kanuni haklarını hatırlatarak öğretmenlerin öğrenciler üzerindeki etkilerinin azaltılmaya çalışıldığını söyledi.Kendisine, çocukluğumdan örnekler vererek Türkiye'deki eğitim sistemi hakkında bir kaç fikir verdim. Özellikle öğretmenlerin üzerimizde ailemizden çok olduğunu, anne babaların eğer bir problem olursa öğretmenlerin tarafında yer aldığını, hatta gerektiğinde öğretmenin dayak atabildiğini söyledim. Şimdilerde bunun biraz daha değiştiğini biliyorum, benim bahsettiğim tabii ki bundan bir 20 sene öncesi. Bunları duyan müdüre hanım, dayağın kesinlikle gerekli olduğunu ve çıkartılmaması gerektiğini ısrarla vurguladı. ( Burada dayak yanlış anlaşılmasın, amerika'da seneler önce yasaklandı. Dayaktan anladıkları şey bizim gibi tekme tokat girişmek değil. Rakete benzer tahtadan bir sopa ile çocukların poposuna bir kaç defa vurmak eski Amerikan eğitim sisteminde mevcut idi)
Ardından, en büyük ikinci problemlerinin disiplin olduğunu, bunda da yine okul-aile işbirliğinin yetersiz olmasından kaynaklanan sorunlar olduğunu söyledi. Örneğin okulda sürekli problem çıkaran, diğer öğrencilere fiziksel şiddet uygulayan öğrencilere okul olarak ne kadar patırım uygularlarsa uygulasınlar, bunu aile tarafından desteklenmemesinin hiç bir mesafe alamamalarına neden olduğunu söyledi.
Son olarak da, maddi imkansızlıklardan dem vurdu. Öğretmenlerin yeterli eğitim, materyal ve psikolojik yardım almadıklarından şikayet etti. Bunun çözümünün de devlet tarafından aktarılan fonların artırılması gerektiğini dile getirdi.
Projenin ikinci ayağında, öğretmenlerle görüşme fırsatım oldu. Öğretmenlere de benzer sorular yönelttim, eğitim sistemindeki sıkıntılar üzerine. Yine benzer cevaplar aldım. Ailelerin çocuklarının eğitimine olan ilgisizlikleri ve bilgisizlikleri, maddi imkansızlıklardan ötürü kitap, defter, kalem, boya kalemi gibi ihityaçlarının devlet tarafından da giderilemediği gibi şikayetlerin yanında eğitim talepleri de başı çeken problemler arasındaydı. Özellikle sorunlu çocuklarla ilgilenme ve teknolojiye ayak uydurma gibi beklentileri vardı öğretmenlerin.
Farklı bir deneyim yaşadığım düşündüğüm bu okul ziyareti sonrasında, kafamda Amerikan eğitim sistemine dair bazı taşlar yerine oturur gibi oldu. Özellikle müdüre hanımla olan sohbetimizin bir yerinde okullardan dini eğitim çıkarılıp yerine hiç bir şeyin konulmaması ve Amerikalıların klasik 'Hakkını arama' hastalıklarının eğitim kurumlarını içinden çıkılamayacak sorunlar yumağı haline getirdiğine gözlerimle şahit oldum. Umarım, Türkiye'de Amerikan sistemini model olarak 'Büyük bir Marifet' olduğunu zannedenler, Türkiye'deki Eğitim Sistemi'nin iyileşmesi yönünde bu tecrübeleri dikkate alırlar. ( Gözlerimle şahit olduğum şey, ailelerin öğretmenlerle giriştikleri anlamsız tartışmalar, adeta anne baba öğretmene cephe almış ve eğitim sisteminde en büyük sorunun öğretmenlerde olduğunu düşünüyor, Öğretmene güven duyulmayan bir sistem sizce nasıl başarılı olabilir? )

29 Nisan 2008 Salı

Time to write in English

Finally, it's here. Long time ago, I tried to write in English. Somehow, I didn't like it. the reason for that was I didn't feel much comfortable when i was writing in another language. I felt that I could express my feelings better with my native language, which is Turkish. In addition, i was kind of scared to write wrong sentences. You know what, I don't care about that anymore. Writing in another language was almost a must for me. I am talking about America, I try to tell outsiders what America looks like and at the same time, I am trying to tell Americans how isolated they are. I hope, I will continue writing these English entries so that my friends -who are not Turkish- will be able to read and understand what I am trying to say.
There is of course much to say about America. You know people all around the world wonder what America looks like. Even though, US is not a dream country for many, still there are some people living out there within an American dream. All i am trying to do is, telling people what American looks like and how people live in this country. I am not a journalist, I am not an author, but I do observe things going around me and share my daily life experiences with my family and friends. So, do not expect me to be perfect in terms of writing, analyzing and summarizing. I am not going to translate everything I have written so far. However, I am going to write the things that I want all the people around the world should really know about them.

25 Nisan 2008 Cuma

Araba Sevdası

Dün yine arabayla yolculuk yaparken aklıma Türkiye'de olsam hiç bu kadar otomobil kullanır mıydım sorusu geldi. Geleli iki yıl olmuş ve toplam 35 bin mile yol katetmiştim. Kilometreye çevirdiğinizde 55 bin kilometre yapıyor ki bu Türkiye'yi bir uçtan diğer uca defalarca dolaşmanız anlamına geliyor.
Amerika nasıl bu hale geldi, bu insanlar neden bu denli otomobil bağımlısı oldular sorusunu kendime defalarca sordum. Tarihi kaynaklara baktığımda, otomobilin icadından önce zaten at arabalarının yaygın olduğunu, hali hazırda bu rahata düşkünlüğün çok eskilere dayandığını gördüm.
O zamanlar toplu taşıma yerine bir şehirden diğerine gitmek daha önemli olduğundan ülkenin dört bir yanının demir ağlarla örüldüğünü, hem de bizimkinden kat kat fazla bu demiryollarına önem verildiğini öğrendim. Şimdilerde, trenler eskisi kadar tercih edilmese de belli güzergahlarda hala en geçerli ve pratik taşımacılığın yine trenlerle yapıldığını görüyoruz.
New York ve Washington D.C. arasındaki hızlı tren seferleri, New Jersey'de şehirleri birbirine bağlayan NJ Transit ve büyük şehirlerdeki metrolar örnek olarak verilebilir.
Şimdilerde Amerikan halkının farklı bir endişesi var. Bunca zamandır, çöp atmaya bile arabayla gitmeye alışmış Amerikalılar, benzin fiyatlarının anormal bir şekilde artması karşısında ne yapacaklarını şaşırmış vaziyetteler. Bu ülkede bir zamanlar galonu (yaklaşık 3.8 litresi) 60 cent olan benzinin şu sıralar 3.49 dolar civarında seyretmesi halkı farklı çözümler geliştirmeye yöneltmiş.
Bunlardan ilki, Car Pooling adı verilen işe birlikte gidip gelme düşüncesi. Aynı mahallede oturan ve yakın yerlerde çalışan üç beş yakın arakadaş, çoğunlukla da akraba, aynı arabayla işe gidip geliyorlar. Sabah erkenden kalkılıyor, saatler ayarlanıyor ve tek tek insanlar evlerinden alınıyor. Böylece toplam masraf neredeyse dörtte üç oranında azalmış oluyor.
Benzin fiyatlarındaki artış yalnız vatandaşı değil aynı zamanda yerel yönetimleri de düşündürmeye başlamış. Geçtiğimiz akşam haber bülteninde çıkan Bridgeton kasabası polis merkezi, polis memurlarına birer bisiklet vermiş ve bundan sonra bununla devriye atın demiş. Bisikletlerin üzerinde Polis yazıları var ve ön tarafında ışıklı bir de Polis sireni bulunuyor. Polisler de bu durumu iyice içselleştirmiş olacaklar ki, ortaya çıkan komik durumu 'Halkla Daha İçli Dışlı Olma' şeklinde izah etmeye çalışıyorlar.
Tabii ki, yeni enerji arayışları içinde olan Amerikan Hükümeti bu durumu çözme adına kendince çözümler üretmeye çalışıyor. Şimdiden Toplu Taşıma Araçlarının iyileştirilmesi de kimi şehirlerde gündeme gelmiş durumda. Amerika bu durumdan nasıl sıyrılır bilinmez ama Dolmuş'u, Minibüs'ü bilmeyen bir toplumun tekrar toplu taşıma araçlarına yönelmesi gerçekten gözlemlemeye değer bir durum olacak benim açımdan.

23 Nisan 2008 Çarşamba

Başkanlık Yarışı'nda Son Durum


İlk kez bir başkanlık yarışına bu kadar yakından tanıklık ediyorum. Dün akşam, Demokrat Parti adaylarının Pennsylvania Primary adı verilen ön seçimlerdeki çekişmelerine şahit olduk. Akşam saatlerinde sandıkların açılmasıyla birlikte yerel kanallarda dakika dakika yarışın sonucunu takip ettik. Başından belli olan elemenin galibi Hillary Clinton oldu.
Program'da politik analizlerden tutun da sokaktaki vatandaşın görüşlerine kadar pek çok şey vardı. Geçmiş yıllara göre Demokratlar'ın oy yüzdeleri, İnternet'in bu yılki seçimler üzerindeki etkisi gibi daha bir çok konu da masaya yatırıldı. Ben de sizlerle bana ilginç gelen bazı detayları paylaşmak istiyorum.
Basın mensupları her iki adayı değerlendirirken kampanya web sayfalarından bile anlam çıkarmaya çalıştılar. Örneğin, Hillary Clinton'ın web sayfasının daha çok bir business görüntüsü verdiği, sayfada yer alan bağış miktarlarının insanlarda para çağrışımı yaptığını ve keskin çizgileri olan tasarımın ziyaretçilere çok da sempatik gelmediğini iddia ettiler. Öte yandan, Barack Obama'nın web sayfasında daha yumuşak ve iç açıcı renklerin yer aldığı, interaktif olarak daha dinamik bir görüntüye sahip olduğunu söylediler.
Bi görelim bakalım derseniz adresleri:
http://www.hillaryclinton.com/ ve http://www.barackobama.com/
Her ne kadar kimileri Amerika'da ırkçılığın sona erdiğini söylese de Barack Obama, milyonlarca zenci Amerikalı için bir umut oldu. Öyle ki, ne zaman bir zenci ile karşılaşsanız Obama'nın kazanmasını istediğini rahatça ifade ettiğini görüyorsunuz. Philadelphia da malumunuz zenci nüfusun yoğun olduğu bir yerleşim yeri. Bu nedenle, kentin genelinde bir Obama havasının estiğini hissetmek hiç de zor değil.
Diğer yandan, beyazlar Clinton'ı, zenciler de Obama'yı destekleyecek diye bir genelleme yapmak da yanlış olur. Örneğin çok ilginç bir biçimde Philadelphia'nın zenci belediye başkanı Clinton'ı destekledi ve günlerdir neden böyle bir karar aldığı kendisine defalarca soruldu. Aynı şekilde Obama'yı destekleyen Holywood yıldızları ve özellikle ünlü yönetmen Michael Moore da ezberi bozanlardan oldu.
Seçimlere oldukça az bir zaman kalmış olmasına rağmen, Demokratların hala adaylarını seçememiş olması da en çok Cumhuriyetçilere yaradı. Bu zaman zarfında her iki Demokrat adayı da yıpratmaktan geri kalmayan bir takım basın kuruluşları da McCain'in mal beyanında bulunamayışını çoğu zaman es geçtiler.
Amerika'daki seçimler, hem ülke, hem de dünya gündemi açısından büyük önem taşıyor. Türkiye'ye bakan yönüyle henüz bir şey söylemek için erken, ama şu anda Amerika'nın ülke içindeki problemleri gelecek dönem başkan olacak şahsı oldukça uğraştıracak gibi gözüküyor.

21 Nisan 2008 Pazartesi

Amerikada bir Türk bir de Yunan

Amerika'da yaşamanın en büyük avantajlarından biri farklı kültür ve milletlerden insanlarla bir araya gelebilme fırsatı. En çok hoşuma giden de hiç şüphesiz bu kültürlerm ile kendi kültürümüz arasında kurulan bağlar ve ilginç benzerlikler.
Herşeyden evvel, Amerikalıyım diyen herhangi birinin asıl köklerinin nerelere uzandığını merak ediyorsunuz. Bunların içinden yüzlerce yıl önce bu topraklara yerleşmiş olanlar için artık memleket kavramı çok da bir şey ifade etmiyor. Ama, kendisi göçüp gelmiş ya da anne babası göçmen olan ikinci kuşak tesmilcileri ile konuşmak çok daha keyifli.
Bugün de hamile bir bayan ile ilginç bir diyalog yaşadık. Anne ve babası Yunan, kendisi Amerika doğumlu, eşi de Yunan asıllı Amerikalı. Hatta, daha da ilginci memleketi bizim Çeşme'den çıplak gözle görünen Yunan adalarından biri olan Sakız Adası.
Daha önce de kendisiyle konuştuğumuzda edindiğim izlenim Yunanlıların kültürlerine ve dinlerine çok önem verdikleri yönündeydi. Ortodox mezhebine mensup Yunan toplumunun, aynı bizim Türkler gibi, kendi kiliseleri, Food Market'leri ve hatta Greek Festival diye bilinen festivalleri var. Kısacası kültürel değerlerini de nesilden nesile aktarmaya gayret ediyorlar.
Bugünkü konuşmamızın ana maddesi 'Doğacak Çocuğa Konulacak İsim' üzerineydi. Çocuk erkek olacakmış ve ister istemez ailede ismi ne olsun türünden bir gündem oluşmuş. Hamile bayan, doğacak çocuğun sülaledeki ilk erkek olması ve gelenekler gereği baba tarafından birinin ismini alması gerektiğini söyleyince gülümsedim. Bunu nasıl karşıladığını sordum, bana kendisinin de kayınpederini çok sevdiğini, bu yüzden çocuğa kayınpederinin ismini vermekte hiç bir sakınca görmediğini söyledi. Hatta, Yunanistan'da doğan ilk iki çocuğun ismini geleneksel olarak Baba tarafından aldığını, isim hakkının ancak üçüncü çocukta Anne tarafına geçtiğini söyledi. Bu konuda ise gelenekleri pek de takmadığını, ikinci çocukları olursa mutlaka Anne tarafından bir isim vereceğini ya da ismi kendinin koyacağını söyledi.
Ben de ona, bizim ailede bu işlerin pek de bu kadar demokratik olmadığından söz ettim. Benim de kardeşimin de isimleri Baba tarafındandı ne de olsa. Ama yine de Amerika'da bir geleneğin öyle ya da böyle sürdürülüyor olması beni sevindirdi. Her ne kadar, bu kimseler asırlık düşmanlarımız diye ezberlediğimiz Yunanlılar olsa bile. Belki de Amerika'yı Amerika yapan işte bu. Hangi kültür, dil, dün ve ırktan olursan ol, birlikte yaşayabiliyorsun ve kimse sana renginden ya da aksanından dolayı yargısız infazda bulunamıyor. Tamam, uygulamada bir takım sıkıntıla bulunabilir, ama en azından bu tür hassasiyetler anayasa ile güvence altına alınmış bir vaziyette.

20 Nisan 2008 Pazar

ütü sorunsalı

Bekar erkeğin en büyük derdidir ütü yapmak. Hatta sırf ütü için evlenilir diyenlere bile rastlarsınız. Ne kadar doğru ne kadar yanlış bilinmez ama hayatının son on yılı boyunca bir şekilde düzenli ya da düzensiz aralıklarla ütü yapan biri için bu ızdırabın ne denli büyük olduğunu bilemezsiniz.Bundan 3 yıl kadar önce Türkiye'de bu sorunsal aslında bir zevk haline gelmişti. Nasıl mı, tam 200 YTL para sayıp TEFAL'in en son model buharlı ütüsünün almıştım da ondan. Bu süper-sonik ütü yakmaz, yapışmaz ve sen fişe takılı unutsan bile kendi kendine kapalı kalmayı beceren tam bekar işi bir ütüydü. Zaten, ütü yaparken bir yandan da müzik dinler, madem kaçış yok bari zevk almaya bak derdim. Hayat, hep böyle toz pemde devam etmiyor sevgili okuyucu.
Kaderin bir cilvesi sonucu soluğu Amerika'da aldık. Bir kaç gün geçmişti ki ister istemez çamaşır yıkamak ve ütü yapmak kaçınılmaz olmuştu. Sarar marka kazağımı da bu ilk çamaşır makinesi - kurutucu ikilisi yüzünden kurban vermiştim. İhtiyaç hasıl oldu, kumaş pantolon gömlek giymek durumunda kaldık. Oysa ben Amerika'da kumaş pantolon mu giyilir diye yanımda hiç bir şey getirmemiştim. Walmart'tan aldığım 10 dolarlık gömlek ve pantolonların bu kadar da kalitesiz olacağını hesaba katmamıştım. Ama yine de kendime bunu sorun etmedim.
Ve ütü kabuslarına geri dönüş: Amerika'da ütü yapmanın bu kadar çile çektireceğini bilseydim vallahi de billahi de ütümü yanımda getirirdim. Ne gibi sıkıntılar çektin derseniz, sürekli su akıtan ütüler, suyun yüzünden pas tutan ütü masaları, bir türlü ısınmayan ütünün tabanı, otomatik kapanma sistemi olmayan saçma sapan çin malı ütüler.
Peki, Amerikalılar ne yapıyor, onlar nasıl yaşıyorlar diye düşündüm aklıma şu ihtimaller geldi.1. Hiç ütüye ihtiyaçları olmayan, sürekli spor giyinen tipler, kurutucudan aldıkları gibi giyiniyorlar.2. Kuru temizlemeciye verip 3 gömlek 1 dolara bu işi ütüsüz hallediyorlar.3. Ya da benim bilmediğim bir yöntemleri var.

Amerika'da Cep Telefonları

Geçtiğimiz ay toplam 17 saat telefonla konuşmuşum. Bunu annemler duysa eminim kendilerini ayda yılda bir kez aradığım için bana çok kızacaklardır. Ama hadise öyle göründüğü gibi değil.
Amerika’da cep telefonu sahibi olmak öğrenci statüsünde olan biri için hem zor hem de masraflı. Zorluğu iki yıllık kontrat yapmak durumunda kalmanız ve sizden sosyal güvenlik numarası istemeleri. Yok, ben buna gelemem derseniz de kontörlü hatlar var ama bu da pek cazip değil. Nedeni siz ararken de aranırken de kontörünüz düşüyor olması.
Kontrat gerektiren normal hatlar ise şu şekilde çalışıyor: Aylık sabit ücret ödeyip size uygun bir plan seçiyorsunuz; verilen dakikaları geçmeseniz bile sabit ücret değişmiyor. Hatta, planı aştığınızda dakika başına dört katına yakın para ödemeniz de söz konusu.
Örnek vermek gerekirse, aylık 1000 dakikalık bir plan seçtiniz diyelim. Bu planın ortalama 40 dolarlık bir sabit ücreti var. İşin güzel tarafı, hafta içi akşam 9’dan sonra sabaha kadar ve hafta sonları sınırsız konuşma imkanı var. Sanırım, bu 17 saatlik konuşmayı açıklıyor.
Amerikalılar, aslında cep telefonuyla tanışmada bizden bile geride kalmışlar. Bir zamanlar çağrı cihazı oldukça yaygın iken, şimdi herkeste bir cep telefonu var. En çok da otomobil kullanırken cep telefonu ile konuşuyor insanlar. Bu da trafikte kazalara neden oluyor. İşte bu yüzden New Jersey eyaletinde araç kullanırken cep telefonu ile konuşmak yasaklandı. Konuşursan 100 dolar cezası var.

Amerikalılarla Bir Arada

Bir grup Amerikalı ile bir Türk lokantasında yemek yiyoruz. Gruptakilerin yaş ortalaması 60. Benim orda ne işim var diye sorarsanız, ben de Türkiye’ye gitmiş ve ileride tekrar gitmeyi düşünen bu insanlara Türkiye hakkında daha ayrıntılı bilgi verme, aynı zamanda tanışıp kaynaşma düşüncesi ile oraya gittim.
Sokaktaki bir Amerikalı ile hiç bir ortak noktanız olmadığı için iletişim kurmanız oldukça zordur. Ama bir şekilde Türkiye’ye gitmiş ya da Türkiye hakkında az çok fikir sahibi olmuş kimselere meramınızı anlatmanız, Türkiye’den ve Türk insanından konuşmanız hem ilişkileri geliştirme hem de ortak paydalarda buluşma adına önemli bir fırsattır.
Dün akşamki yemekte hiç şüphesiz Türkiye konuşuldu. Kimileri, Türkiye ile Amerika arasında kıyas yapmamı isterken kimileri de gelecek planlarm hakkında terletici sorular sordular. Yer yer Türk filmlerinden de konuştuk. Benim gibi dünya sinemasına meraklı 80li yaşlardaki bir nine ile Yılmaz Güney’in Yol filmini değerlendirmek oldukça ilginçti. Kendisine Nuri Bilge Ceylan’ın Uzak filmini tavsiye ettim.
Bir başka Amerikalı da ısrarla Yunanistan ile aranızda ne anlaşmazlık var diye sordu. Ben, geçmişe gitmemiz gerektiğini söyleyince, ‘Türkiye yeni bir devlet, neden geçmişe gidiyorsunuz ki’ tepkisiyle karşılaştım. Kendisine mantıken haklı oduğunu, ancak Yunanlıların ya da Ermenilerin bizi hala Osmanlı’nın torunları olarak gördüklerini, bu yüzden sevmediklerini anlattım. Hatta, geçtiğimiz günlerde bir Türk bayan ile evlendikten sonra nikahı bozup Türklere küfürler yağdıran Yunan subayını bile bu geçmişe dayalı düşmanlığa örnek olarak gösterdim.

Philadelphia türk festivali

Amerika’nın artık dört bir yanında Türk festivalleri düzenlenir oldu. Bu geleneği sürdürmek için Philadelphia civarında yaşayan Türkler de bu yıl ikinci kez bir araya geldiler ve geçen yıla göre daha organize bir etkinlik düzenlediler. Festival, tüm eksikliklerine rağmen olumlu bir girişim ve her geçen yıl daha da genişleyerek büyümek mecburiyetinde.
Festivale dair biraz da eleştirel gözle bakmak gerekirse, her ne kadar adı Philadelphia Türk Fetivali olsa da, ne yazık ki, Philadelphia’nın bundan haberi yok gibiydi. Bir kere festival yerinde uzaktan fark edilebilecek bir afiş ya da benzeri bir işaret yoktu. Festival alanının yanından kazara geçen insanlar burada neler oluyor demedikçe festivale ilgi göstermediler.
Florida Türk festivaline katıldıktan sonra, gözlemlerimi Philadelphia Türk Festivali komitesine de iletmiştim. Örneğin, festival olduğuna dair haftalar öncesinden bilbordların tutulması, şehrin farklı girişlerinden festival alanına tabelalarla yönlendirmelerin yapılması katılımcı sayısını artırmada etkili olabilirdi. Ne yazık ki, yine ‘Kendin Pişir Kendin Ye’ tarzında bir festival daha geçti, gitti. Umarım bundan sonra bu gibi ayrıntılar atlanmaz ve Amerikalılara zaten hakkında en ufak bir fikre sahip olmadıkları Türk kültürünü ve misafirperverliğini tanıtma fırsatlarını kaçırmayız.

19 Nisan 2008 Cumartesi

Bir Master Dersinden Kesitler

Master programında ilginç deneyimler yaşamaya devam ediyorum. Bu dönem, her ne kadar istemesem de Philadelphia’dan ders almak durumunda kaldım. İstemeyişimin nedeni, şehir merkezinde her zaman araba parkının sorun oluşu, trafiğin mesafeyi neredeyse ikiye katlaması gibi otomobil kaynaklı problemlerdi. Bu problemleri çözmenin pek de kolay olmadığından hareketle ben de trenle gitme kararı almıştım. Ders göreceğim bina da tren istasyonuna pek de uzak sayılmazdı.
Ancak treni kaçırmamla birlikte tekrar çaresizce arabaya yönelip soluğu Philadelphia sokaklarında aldım. Haksız da sayılmazdım, yollar hınca hınç doluydu. Ne de olsa akşam eve dönüş saatleriydi ve böylesi bir trafik çok da yadırganacak bir durum değildi. Neyse ki, okul binasının hemen arka sokağında akşam beşten sonra tek fiyat: 5 dolar yazan bir katlı otopark buldum. Hiç tereddüt etmeden otoparka girdim ve bir sokak ötesindeki okul binasına güle oynaya yürüdüm. Sonradan öğrendim ki, bazı sınıf arkadaşlarım da aynı şeyi yapıp arabalarını oraya park etmişler.
Sınıf 14 katlı bir binanı sekizinci katında daracık bir oda. Toplasanız 15 kişi zor sığar. Allahtan toplam yedi öğrenci vardı da rahat rahat yerleştik. Şimdi sıkı durun: Hoca da dahil toplam sınıfta 8 kişi var ve bunların hepsi zenci Amerikalı, bir tek ben beyaz. Aslında bu çok da şaşılacak bir durum değil, Philadelphia zencilerin en yoğun yaşadıkları yerleşim yerlerinden biri. Ama diğer sınıflardaki zenci-beyaz dağılımını görünce ‘Ne yapalım, bizim talihimiz bu kadarmış’ dedim ister istemez.
Türk toplumunun aksine zencilere kötü gözle bakmamaya çalışırım, neticede onlar da insan. Kimileri bu tutumumun onları yakından tanımadığından kaynaklandığını söylese de ben aynı fikirde değilim. İnsanları renklerine göre sınıflandırmak bu artık geçtiğimiz yüzyılda kaldı.
Enteresandır, sınıftaki deneyimlerim hep beni haksız çıkaracak şekilde gelişiyor. Geçtiğimiz dönem de sınıfta zenciler vardı ama onlar daha çok Afrikadan göçüp gelmiş zencilerdi. Bir de böyle bir ayrım var burda, bir burda doğan ve büyük büyük annesi babası köle olarak bu ülkeye gelmiş olanlar, bir de kendi ülkesinde doğup büyüdükten sonra Amerika’ya yerleşenler.
Bu kez muhatap olduğumuz grup asıl burda doğup büyümüş, ancak bir şekilde makus talihini yenmiş, amiyane tabirle yırtmış, yani meslek sahibi olmuş zencilerden söz ediyoruz. Hatta bunların devlet okullarında öğretmenlik yapmış olduklarını da belirtelim ki, az sonra okuyacaklarınız hakkında yorumu siz yapabilesiniz. Okuma kolaylığı sağlaması açısından ben ve sıra arkadaşım arasında geçen diyalogla yazımı bitiriyorum.
- Türkiye’deki öğretmen maaşı ile Amerika’daki bir öğretmen maaşını kıyaslar mısın?
- Şimdi bu doğru bir karşılaştırma olmaz çünkü para birimlerimiz eşit değil.
- Bir Türk Lirasi ne kadar amerikan Doları’na eşit?
- Yaklaşık aynı.
- O halde bir Türk öğretmen yaklaşık ne kadar para alıyor?
- Aylık 800 YTL civarında.
- Türkiyede maaşlar aylık mı ödeniyor, burdaki gibi haftalık değil mi?
- Hayır, Türkiye’de maaşlar her ay başında ödeniyor.
- 800 YTL 800 dolar mı demek oluyor yani?
- Yaklaşık evet, ama dediğim gibi, Türkiye’de hayat şartları burdaki gibi zor değil.
- Bir ev kirası ne kadar mesela?
- Ortalama 400 dolar filan.
- Ciddi misin? Öğretmenler bizden daha çok alıyor desene.
- Tekrar ediyorum, bu kıyaslama doğru olmaz. Sizin burada aylık sabit giderleriniz var. Örneğin hepinizin arabası var, bu arabaların aylık sigorta bedelleri var.
- Türkiye’de araba yok mu? Atlarla mı işe gidiyorsunuz? (Oha artık)
- Hayır, Toplu Taşımacılık denilen bir sistem var.
Ve Muhabbet burda sona eriyor, çünkü ben daha fazla dayanamıyorum.

12 Nisan 2008 Cumartesi

Cenaze konvoyları

Amerika’da Türkiye’den farklı olduğunu düşündüğüm kuralları ve uygulamaları sizlerle paylaşıyorum. Aslında epeydir aklımda olan ancak geçen gün yolda karşıma çıkan değişik bir uygulamaya tekrar rastladığım için artık söz etmek kaçınılmaz oldu.
Ülkemizdeki cenaze merasimlerini düşünün. Camide toplanan kalabalığın cenaze namazını kılmasının ardından omuzlara alınan tabut bir müddet taşındıktan sonra mezarlığa götürülür ve defnedilir. Bizde süreç genel olarak bu şekildedir.
Amerika’da bizden farklı olarak Funeral Home diye bilinen özel şirketler var. Bu şirketler, cenaze işlemlerini yürüttükleri gibi, başsağlığı için de davet verebileceğiniz bir salon hizmeti de sunmakta. Ayrıca, cenaze arabası ve eskort hizmeti de sağlayan bu şirketler bütün bu işlemleri oldukça fahiş bir fiyat karşılığında yapıyorlar.
Maddi kıyaslamayı daha net yapabilmeniz için şöyle bir örnek vereyim. Burada vefat eden bir müslüman, doğal olarak hristiyan mezarlığına gömülmek istemez. Ya ülkesine uçakla geri gönderilecektir ya da en yakın müslüman mezalığına defnedilecektir. Amerika’da bir defin işlemi yalnızca belediyeye ödenen miktar göz önüne alındığında 2500-3000 doları bulbilmektedir. Düşünsenize, paranız yoksa cesedinizi gömeceğiniz toprağınız bile yok!
Amerika’da cenaze konvoylarında da ilginç manzaralar oluşmaktadır. En önde giden Eskort aracı, ardından cenazenin taşındığı cenaze arabası ve her birinin üzerinde Funeral ibaresi bulunan konvoya katılan diğer araçlar. Bu konvoy, en sağ şeritten dörtlü sinyalleri yakarak ilerleri. Trafikte geçiş üstünlüğü olan cenaze konvoyları kımızı ışıkta durma zorunda değildir. O yüzden, eğer bir cenaze konvoyuna rastlarsanız size yolunuzu değiştirmenizi tavsiye ederim.
Örnek bir Funeral Home web sayfası için http://www.crowderfuneralhome.com/
Fiyatları daha fazla merak ediyorsanız: http://www.grocefuneralhome.com/gpl.shtml

Gözü yaşlı bir devenin hikayesi

Bu yazıda size bir Moğol filminden söz edeceğim. Esasında bu yapıt Alman yapımı, ancak Moğolistan’da geçen ve gerçek hayattan bir kesit sunan farklı bir belgesel film niteliğinde. Oyuncular da gerçek hayattaki rollerini oynamışlar zaten.

Film, biraz da belgesel niteliğinde olduğu için basit bir hikayeye dayanıyor. Moğolistan’da Gobi çöllerinde dünyaya yeni gözlerini açmış bir devenin annesi tarafından reddedilişi ve köy halkının bu sorunu çözme girişimleri konu ediliyor.

Biz daha çok Moğol halkın günlük yaşantısıyla ilgilendiğimiz için, hikaye de aslında bir nebze olsun geri planda kalıyor gibi gözüküyor. Neticede, çölün ortasında develerin günlük hayatı bir film için çok da ilgi çekici değil. Çadırda yaşayan yerli halkın maddi imkansızlıkları, en yakın kasabaya ulaşmak için koca bir çölü aşmak durumunda kalmaları, hala elektrik ve televizyon gibi modern hayatın nimetlerinden yararlanamıyor olmaları da altı çizilmesi gereken ayrıntılar olarak hatırda kalıyor.

Göçebe bir toplum olduğumuzdan sürekli dem vururuz ya, bu filmde Eski Türklerin yaşantısına daha yakından bakma fırsatı bulacaksınız. Duvarlarda asılı kilimler, üç neslin bir arada yaşadığı çadırlar, tek binek hayvanı olan devenin hem etinden, hem sütünden hem de yününden yararlanan bu insanların kültürümüze çok da yabancı olmadıklarının bir göstergesi adeta. Tek bir farkla: O da Budist olmaları.

Netice itibariyle, 1,5 saatlik zaman dilimini bir belgesel film izleyerek, bununla beraber bizden çok uzaklarda yaşayan bir toplumun günlük hayatına bakarak değerlendirmek istiyorsanız ilginç bir tercih olabilir.

Filmin IMBD sayfasına buradan ulaşılabilir.

Netflix ve Farklı Bir Müşteri Hizmetleri Deneyimi

Şimdi siz başımdan geçen ilginç bir müşteri hizmetleri deneyimimi aktarmak istiyorum. Takip edenler bilir, siteye zaman zaman dünya sinemalarından beğendiğim filmler hakkında bir takım değerlendirme yazıları ilave ediyorum. Bunu yapmaktaki amacım, hem Amerika’da medyanın ve günlük hayatın insanı dünyadan tamamiyle izole etmiş atmosferinden uzaklaşmak hem de farklı toplumların ve kültürlerin yaşayışlarına dışarıdan bir gözle bakarak bu insanları daha iyi anlamaya çalışmak. Neticede Amerika’da hemen her milletten insan bulunuyor ve ne yazık ki kimse kimse hakkında en ufak bir bilgiye dahi sahip değil.
Bunu yaparken beslenme kaynaklarımdan birini hiç şüphesiz Netflix oluşturuyor. 80,000 in üzerinde yerli yabancı film arşiviyle bazen seçmekte zorlandığım filmler arasından izlenmeye değer bulduklarımı sizinle paylaşıyorum. Dilerseniz kısaca Netflix ne demek bunu bir açıklayalım.
Netflix, internet üzerinden film kiralamanıza olanak tanıyan, aylık abonelik sistemi ile çalışan bir şirket. Filmi seçiyorsunuz, iki gün sonra posta kutunuzda. Tabi bu sistem ‘Hadi gidelim bir film kiralayalım’ düşüncesinde olanlar için pek cazip değil. Bu düşüncede olanların yardımına ise Blockbuster ismindeki video kiralama mağazaları yetişiyor.
Netflix, şimdilerde yeni bir uygulama ile rakiplerinin bir adım önüne geçmeye çalışıyor. İnternet üzerinden dilediğiniz filmi izlemenize imkan tanıyan bu sistem ilerleyen günlerde hem postadaki gecikmelerin hem de evden çıkmanın verdiği sıkıcı durumları ortadan kaldıracak gibi gözüküyor.
Gelelim asıl konumuza. Netflix’in web sayfasında yaşadığım bir sorundan dolayı müşteri hizmetleri ile bağlantıya geçtim. Telefonun diğer ucundaki yetkili, bana web sayfasından bir kaç linki tıklamamı söyledi. Ardından açılan bir pencerede Assist isimli bir programı yüklememi istedi. Programı yükledikten sonra telefondaki ses ‘Şu anda bilgisayarınızı ben kontrol ediyorum’ dedi. Ben şaşkınlık içindeyken, karşı taraftaki kullanıcı bilgisayarımda windows dosyalarında dolaşarak problemi çözdü.
Yaşadığım bu tecrübe, bana ister istemez bunun ne denli pratik bir çözüm olduğunu hatırlattı. Zira, telefondaki ses, bilgisayarınızı açın, falanca tuşa tıklayın. Ondan sonra çıkan pencerede şu şu işlemleri uygulayın demektense bizzat kendi bu işi yapmayı tercih etti. Bu da müşteri hizmetlerinde pratikliğin ve çözüm odaklılığın bir başka göstergesi olsa gerek diye düşündüm.

2 Nisan 2008 Çarşamba

The Kite Runner / Uçurtma Avcısı

Sevgistanbul’da rastladığım bu filme, ilk defa Afganistan’ı konu edindiği için kayıtsız kalamazdım ve ilk fırsatta oturup izledim. Aslında, filmin Afgan filmi olduğunu zannediyordum, oysa ki bir Amerikan filmiymiş. Üstelik Afganistan diye yutturdukları sahneler de Çin’de çekilmiş.

Nihal Bengisu Karaca da film hakkında bir yazı kaleme almış. Kendisi filmin çok Amerikancı durduğundan yakınmış ve politika ile sanatın birbirine girmesinden duyduğu rahatsızlığı dile getirmiş. Ben de kendisine büyük ölçüde katılıyorum ve sözünü edeceğim nedenlerden dolayı da filmi sakıncalı bile buluyorum.

Filmin içeriğine ve anlattığı hikayeye pek değinmeden, eleştirilerimi sıralamak istiyorum. Filmin ilk yarım saatinde küçük bir çocuğun maruz kaldığı taciz sahnesi adeta filmi kapatıp devam etmeme kararı almama neden oluyordu. O anda aklımdan geçen ilk şey: Böyle bir sahneyle verilmek istenen mesaj ne olabilir düşüncesiydi, ya da bunu izleyen bir Amerikalı ya da herhangi bir dünya vatandaşı ne düşünecekti: Birincisi, Afganistan’ın çok ilkel ve insanlıktan nasibini almamış bir ülke olduğuna pekala ikna olabilirdi. İkincisi, müslüman bir ülkede bunlar uluorta yaşanıyorsa, demek ki müslümanlar böyle sapık insanlar gibi bir kanaate de sahip olabilirdi.

Filmin sonlarına doğru koca bir stadyumda göstere göstere gerçekleşen recm sahnesi, bu ikinci kanaati destekler mahiyette. Taliban kontrolündeki Afganistan’da sebebini bilmediğimiz nedenden ötürü bir kadın, binlerce kişinin gözleri önünde recm ediliyor, ilginçtir ilk taşı atan da bu az önce sözünü ettiğimiz çocuk tacizini gerçekleştiren kişi. Dahası, yetimler yurdundan küçük çocukların Taliban tarafından zorla alınıp kız erkek demeden tacize uğradığını da ibretle seyrediyoruz.

Neticede, her iki sahne de kanımızı donduruyor. Hadiselerin gerçekliğinden şüphe etmekle beraber, tamamiyle Rus işgali olsun, Amerikan hegamonyası ya da Taliban yönetimi olsun sonucun değişmediğini, mazlum halkın her halukarda çile çekmeye devam ettiğini zorla da olsa idrak edebiliyoruz. Ancak, az önce de belirttiğim gibi, olaylara içeriden bakamayan bir izleyici için Taliban idaresinin zalimliğinden çok Müslüman imajının barbar, insanlıktan nasibini almamış bir cinsel sapık şekline sokulduğunu görüyoruz.

Üçüncü dünya ülkelerine Demokrasi’yi ve insan haklarını getirme sevdalısı Amerikan yönetiminin propagandasından öteye geçemeyen bu film, izlenmeyi pek de hak etmiyor.

29 Mart 2008 Cumartesi

Le Papillion

Netflix’in Yabancı Aile Fimleri kategorisinde ilk sırada yer alan bu filmi ister istemez merak ettim ve izlemeye karar verdim. Fransız filmlerine karşı ön yargılıyım aslında, aile filmi diye geçen filmlerde bile bazen uygunsuz bir kaç sahne ya da küfür yer alabiliyor. Ancak bu kez, beklediğim olmadı. Her ne kadar bir İran filmi kadar mesaj kaygısı taşımasa da bir Fransız filmi için oldukça oturaklı ve ailecek izlenebilecek bir film olarak düşünülebilir.
Film, yaşlı bir kelebek koleksiyoncusu ile dokuz yaşındaki küçük bir kızın diyaloglarından oluşuyor. Zaman zaman, Tanrı inancı, aşk-sevgi, aldatma ve aile ilişkilerine de temas eden film aynı zamanda iki kuşağı birden ekrana bağlayabiliyor. Yaşlı adam, genç yaşta kaybettiği oğlunun acısıyla bizlere sevdiklermizin değerini bilmemizi öğütlerken, küçük kız da anne babasız yaşamanın ne kadar zor olduğunu hatırlatıyor.
Film yer yer kürtaj ve eşitlik gibi konulara da değiniyor, ancak öyle insanın gözüne sokar gibi değil. Örneğin küçük kız, annesinin kürtaj için geç kaldığını öğrenmesi üzerine dünyaya geldiğini söylerken, ‘Hiç Bir Şey’ olan kürtaj edilmiş ceninlerin de ızdırabını yaşamamıza neden oluyor. Yaşlı adam da, dünyadaki eşitlik fikirlerinin palavradan ibaret olduğunu, bunu anlamak için zengin ve fakir insanların varlığını görmemizin yeterli olacağını söyleyiveriyor laf arasında.
İngilizce’ye tercümede bir takım sınıktıları olsa da ( Örneğin Söz veriyorum= I promise yerine I give you my word şeklinde çevrilmiş) film, keyifli bir saat yaşamamıza ve bizi Fransa’nın doğal güzelliklerine alıp götürmesi yönüyle seyretmeye değer.

22 Mart 2008 Cumartesi

Benim Gündemim, Sizin Gündeminiz

(Bu yazı Fildişikule.Org 'ta yayınlanmıştır...)
Dünya ve beraberinde Türkiye, hızına yetişemediğimiz bir dizi gündemle meşgul bu sıralar. Ülkemin kahvehane köşelerinde belki de tüm bu gündeme yetişemiyordur yurdum insanı. Ancak, ben tüm bu olup bitenlere yine de bizim penceremizden az da olsa bir kapı aralayalım istiyorum.
Şu satırları kaleme alırken, Obama ve Clinton arasında süren çekişme belki de Amerikan kamuoyunun tek gündem maddesi. Öyle ki, ne Türkiye'de bir siyasi partinin kapatılması davası, ne başörtüsü meselesi ne de Kosova'nın bağımsızlığından haberdar değil sokaktaki Amerikalı. Hoş, sokakta gezen insan da göremediğiniz bu ülkede kimse kimseden haberdar da değil aslında.
Bu ülkede yaşarken, zaman zaman insanı boğan, zaman zaman da hayatı anlamsız kılan bir yaşam tarzı hakim gibi geliyor bana. Bu his bazen öyle ayyuka çıkıyor ki, sokakta –eğer görebilsem- çekip bir Amerikalıyı durdurup 'Kardeşim görmüyor musunuz Dünya'da olan biteni, onlarca aç insanı ve suçsuz yere ölen çocukları' diyesim geliyor. Susuyor, içime atıyorum çoğu zaman.
Tabi, bu durum içeriden pek de net bir biçimde görülemiyor. Hele hele, kendi ülkesini bırakın, kendi eyaletinden, kendi kasabasından dışarı çıkmamış bir Amerikan vatandaşı için daha da zor bir hal alıyor. Kimse de kalkıp, neden radyolarda, tv'lerde hep Amerikan müziği çalıyor, bu dünyada İngilizce'den başka konuşulan başka bir dil yok mu diye de merak etmiyor.
Kosova bağımsızlığını kazandığında, Amerikan medyasında alışılagelmedik biçimde ayrıntılı bir şekilde yer buldu. New York'ta Times Meydanı'nda bağımsızlıklarını kutlayan Kosovalılar sık sık ekranlara geldi ve Amerikan Hükümeti'nin Sırp zulmü altında inleyen Kosovalılara yaptığı yardımlar ve bağımsızlığa giden süreçteki katkısı hatırlatıldı. Elbette, bu desteğin Amerikanın Avrupa'da ılımlı bir Müslüman devleti destekliyor görünmesinden daha öte bir anlamı vardı. Ancak bu konular, bu yazının asıl konusu değil.
Şimdi, sanırsınız ki, Amerikan halkı da tıpkı Amerikan hükümeti gibi Kosova'nın bağımsızlığına çok sevindi ve konuyu yakından takip etti. Hiç zannetmiyorum. Yine sokaktaki bir Amerikalıya sorsanız, size Kosova'nın yerini haritada gösteremeyecektir. Hayır, aşağıladığımı falan zannetmeyin, bizzat Amerikalılar kendileri söylüyorlar bunu. 2006 yılında yapılan bir araştırmaya göre 18-25 yaş arası deneklerden yüzde 50si haritada New York'u bulmakta zorluk yaşamış. Irak ya da o çok sözü edilen İran ve Afganistan gibi tehdit unsuru ülkelerin ise nerede olduğunu bilenlerin sayısı parmakla gösterilecek kadar az.
Yine benzer bir ankette Üniversiteye giden öğrencilerin yüzde 92'sinin yabancı bir dil bilmediğini öğreniyoruz. Bu da ister istemez, dünyaya dair haber kaynaklarının İngilizce olması zorunluluğunu doğuruyor. Zaten, CNN gibi FOX News gibi kanallar belli bir politika çerçevesinde yayın yapıyorlar. Bu durumda geriye, eğer talep edilirse ancak BBC ya da Euronews gibi, Avrupa'nın göbeğinden yayın yapan, dünyaya daha açık vizyonu olan haber kanalları kalıyor.
Durum ortada. Eh, böylesine kuşatılmışlık karşısında çaresiz Amerikan halkı ne yapsın değil mi? Şimdilerde benzin fiyatları galon başına 3 doları geçtiği için haklı olarak panik yaşamaktalar, belki sırf bu yüzden- bir Kurtarıcı beklentisiyle- ilgiyle seçim sürecini takip ediyorlar. Yoksa, Kosova bağımsızlığını kazanmış, Afrika'da bir kabile soykırım uygulamış, İsrail'de bir türlü barış sağlanamamış, bunlar bizim kahvedeki Mehmet Ağa'nın çözeceği işler. İnan, bunlara Amerika'da akıl yoracak kimseler yok.

2 Mart 2008 Pazar

Yige doubu neng shao (Not One Less)

Bu kez yine bir Çin filmini sizlere tavsiye etmek istiyorum. Konusu genç bir öğretmen olduğu için dikatimi çeken bu yapım bir kez daha Doğu kültürüne yakınlığımızı pekiştirdi zihnimde.
Wei, 13 yaşında genç bir kız. Komşu köyün öğretmeni bir aylık izne çıkınca kendisini yedek öğretmen olarak buluyor. Köyün tek katlı, tek sınıflı, birleştirilmiş sınıfında eğitim yapmak hiç de kolay olmuyor. Gitmeden önce diğer öğretmen tane tane saydığı 28 tebeşiri kendi yokluğunda her güne bir adet tebeşir düşecek şekilde tutumlu bir şekilde kullanmasını tavsiye ediyor. Fakir bir okul olduklarını ve tebeşirden başka malzemelerinin olmadığını da hatırlatarak. Bir de geri döndüğünde çocukları bir tane dahi eksik bulmak istemediğini sıkı sıkı tembihliyor.
Bir kaç gün sonra köyün muhtarı çocuklardan birinin hızlı koştuğunu keşfediyor. Şehirden gelen Antrenörleri çocuğu şehre götürmeleri için ikna ediyor ama bizim genç stajer ikna olmuyor. Her ne kadar çocuğu köyün bir ucunda saklasa da gitmesine engel olamıyor.
Bir başka gün, fakir bir ailenin çocuğunun da çalışıp para kazanmak için şehre gittiğini öğreniyor. Ardından şehre gidip çocuğu bulmaya çalışıyor. Tabi bu iş sandığımız kadar kolay olmuyor. Önce otobüs için para bulması lazım, bunun için çalışması lazım. Şehre gitse bile koca şehirde çocuğu ara da bulasın. Ardından duvarlara astığı ilanlar, tv istasyonun kapısında sabahlamalar vs vs.
Köy insanının tüm sıcaklığını, yokluk içinde mucizeler yaratan inanmış öğretmenlerin hikayesini izlemek istiyorsanız, bu filmi kaçırmayın.

19 Şubat 2008 Salı

Gez Dünyayı Gör Florida’yı

Elbette dünyayı gezmeden böyle bir söz söylemem size oldukça iddalı gelebilir. Ancak, Florida’da yaşayan yüzlerce farklı milletten insan da benimle aynı görüşü paylaşıyor olmalılar ki, dört mevsim güneşin eksik olmadığı bu tatil beldesini kendilerine mekan olarak seçmişler.
Florida eyaleti ve Miami şehrine dair bildiklerim yine televizyonlardan edindiğim bilgilere dayanıyordu. Bir de Will Smith’in bir dönem dilimize dolanan şarkısı ‘Welcome to Miami’ aklıma geliyordu. Tüm bu imgeler zihnimde nasıl oluyorsa palmiye ağaçlarına dönüşüyordu ki hiç de yanılmıyor olduğumu sonradan görecektim.
Florida’ya gidişimiz ansızın oldu, hayatın pek çok kararı son anda veren biz gibiler için bu çok da şaşırtıcı değildi aslında. Pazar günü Ft. Lauderdale şehrinde düzenlenecek olan Türk festivaline katılma bahanesiyle kış ortasında yazın tadını çıkarma amacı güden gezimiz Cuma akşam Philadelphia’dan kalkan uçakla başladı.
Uçak biletlerini bir hafta öncesinden alma girişimlerimiz esnasında, Ft. Lauderdale’e uçak bulamamış olmamız bile bizi gitme düşünesinden alıkoyamadı. Üç günlük tatili fırsat bilen Amerikalılar çoktan rzervasyonlarını yapmışlardı. Bu durumda bizde gidiş uçağı Orlando’ya dönüşü de Ft. Lauderdale’den olacak şekilde bir ayarlama yaptık. Orlando’ya gece 12 gibi indikten sonra bir otelde kalacak, ertesi sabah kiraladığımız bir araba ile Miami taraflarına doğru yol alacaktık. Hesaplarımıza göre arabayla 3 saatlik bir yolculuktu bizi bekleyen.
Bir Southwest hikayesi
Uçak biletlerini Southwest’ten aldık, yeri gelmişken bu firma alakalı biraz dedikodu yapalım. Geçtiğimiz yaz, mini etek giyen bir genç bayanı kıyafeti ‘uygunsuz’ olduğu için uçaktan indiren havayollarının ta kendisiydi bu. Genellikle muhafazakar ailelerin kendilerini tercih ettiğini söyleyen hava yolları bu uygulama yüzünde bir hayli gündemde kalmıştı. Bunun üzerine, uçaktan atılan genç ve alımlı bayan kanal kanal dolaşmış ve eteğinin boyunu göstererek ne kadar ‘masum’ olduğunu ispatlamaya çalışmıştı. Hatta, aynı bayan hazır fırsatı yakalamışken bir de meşhur bir erkek dergisine gayr-i ahlaki pozlar vererek milyonlarca doları da cepe atmayı ihmal etmemişti. İşin daha ilginç yanı, Southwest havayolları 70li yıllarda mini etek giyen hostes uygulamasını ilk başlatan şirketti ve internette yazan yorumlara göre bu konuyu sorun haline getirecek son şirket olmalıydı. Neden derseniz, Youtube’da bir aram yapmanız ve o yıllarda bu havayollarının hosteslerinin etek boyuna bakmanız yeterli olacaktır. Fazla sözü uzatmadan, böyle bir şirketle yolculuk yapmak da benim için ayrı bir anekdot oldu diyebiliim.
Uçak yolculuğu
Amerika’ya geleli neredeyse iki yol olmuştu ve ben uzunca bir aradan sonra tekrar uçağa binecektim. İç hat seferlerinde küçük uçakların kullanıldığı bilgisinden fazla tecrübem de yok denecek kadar azdı. Dolayısıyla, bu yolculuk da benim için ayrı bir ilk sayılırdı. Uçağın kalkmasına bir saat kala perona geldiğimizde önce check-in yapıldığını gördük. Bu işlemi internetten yaptığımız için doğruca bilet kontrol bölümüne ilerledik. Bu esnada, ayakkabılarımızı kemerlerimizi ve tüm elektronik cihazları da çıkararak x-ray’den geçtik. Biletlerimizde koltuk numarası yazmasına karşın, hostesin ‘ güzel bir bayan bulup yanına oturun’ sözünden anladığımız kadarıyla istediğimiz yere oturabileceğimiz sonucuna vardık. Uçağa binen son yolcular biz olduğumuz için de en arkalardan yer bulabildik.
Gece vakti olduğundan mıdır, yoksa uçak dar olduğundan mı ben pek bir sıkıldım uçağın içinde. Ardından yolculuğumuz başladı ve gece 11.30 civarı Orlando’ya indik.
Araba kiralama maceramız
Ardından ilk iş araba kiralamak oldu. Ancak bu göründüğü kadar kolay olmayacaktı. Çünkü, rezervasyonumuz yoktu ve kiralama şirketlerinde araba kalmamıştı. Uzun kuyrukların bulunduğu firmalar ise günlük 150 dolar gibi astronomik rakamlardan söz ediyorlardı. Bizde bu fiyatlar havaalanında böyle dışarda bir yerde bu fiyattan çok daha aşağıya kiralarız diye başka bir firmanın servis aracına binip şehre doğru yol aldık. Heyhat, bu firma bize diğerlerinden daha yüksek rakam söylemesin mi? Meğer, bu hafta sonu Daytona’da araba yarışları varmış ve her yer dolu olduğu için fiyatlar bu kadar yüksekmiş. Başa gelen çekilir hesabı biz de paşa paşa yüksek fiyattan da olsa arabamızı kiraladık.
Bu esnada diyalog kurduğumuz zenci çalışan da bizi gece yarısı hayli güldürdü. Eleman araba kiralamanın yanında bize gişelerden sınırsız geçiş ve navigation (otoyolda yol bulma sistemi) kiralamaya çalıştı. Maliyetleri olabildiğince minimuma indirmeye çalışan bizler de Florida’da hiç bir sokağı bilmememize rağmen bu tekliflerini geri çevirdik. Zenci eleman, bak kaybolursanız karışmam, florida’dan girer california’dan çıkarsanız dediyse de bizleri ikna edemedi. Hatta, kaybolursak seni arar yolu tarif et deriz diye de kafa bulduk elemanla. En komiği de elemanın bizim herhangi bir planımız olmadığını öğrendiğinde oldu. ‘Nasıl yani, ben Florida’ya gidiyorum deyip uçağa atladınız öyle mi?’ türünden sorularla şaşkınlığını gizlemeyen bu komik arkadaş içimizden birinin ‘Sen niye araba yarışlarına gitmiyorsun’ sorusuna da ‘150 dolar, çok istiyorsan sen git’ diye cevap verdi.
Orlando-Miami yolculuğu
Gecenin ilerleyen saatlerinde otel kiralamaktan vazgeçip basalım miami’ye gidelim görüşünde birleşince geceyi yollarda geçirdik. Araba sürmüyor olmama karşın arka koltukta kıvrana kıvrana sabahı zor etim. Hatta bir ara, girdiğimiz bir 7 Eleven mağazasına giren çıkan müşterilerin hispanik, zenci ve gangster tipli olmalarından tırstık ve hemen oradan uzaklaştık.
Miami ve civarı
Yolda dura dura geldiğimizden olsa gerek, Fort Laudardale şehrine vardığımızda saat sabahın yedisiydi. Sabahın seherinde ne bir esinti de de bir soğukluk vardı. Hava yumuşacıktı ve insanın içine huzur veren palmiye ağaçları da bu hislerimizi perçinliyordu. Kahvaltıydı, yön bulmaydı derken saat 11’e kadar sağda solda dolandık durduk. Ardından, sırasıyla Miami downtown ve Key Bescane yerleşim yelerini dolaştık. Evlerin kusursuz mimarisinden, doğal güzelliklerden konuştuk durduk. Sibel Can’ın da buralarda bir yerlerde yaşıyor olduğunu biliyor olmamıza etrafa şaşkın gözlerle bakan bizlere ayrı bir eğlence konusu oldu. Milyon dolarla ifade edilen, sokak yerine su kanalları ekseninde kurulan ve her evin önünde bir yat demir atmiş bulunan bu mahallelerden geçerken hep ‘insanoğlunun dünya nimetleri adına ulaşabileceği son nokta herhalde bu olsa gerek’ diye de düşünmeden edemedik.
Evet, Miami bugüne kadar Amerika’da gördüğüm en güzel şehir diyebilirim. Mavi ve yeşilin mükemmel uyumunun yanı sıra, etrafın düzenli ve tertemiz oluşu, havanın kış ortasında bile 25 derece civarında dolaşması, Avrupai şehir anlayışına uygun olarak toplu taşımacılığın gelişmiş olması, insanların kuzey eyaletlerin aksine eve hiç girmeyişi vb. gibi bir çok neden sıralayabilirim. Ama sanırım bunların içinde en çok insanın hoşuna gideni Miami’nin dünyanın dört bir yanından gelen bin bir türlü insana bir şeyler verebiliyor olması. Bir hususu da atlamadan geçmeyelim: Bu bölgelerde resmi dil İspanyolca desek yerinde olur sanırım. Zira neredeyse bütün işyerlerinde çalışan insanlar hispanikti. Hatta, Subway'de masada oturmuş yemek yiyen 3 postacının kendş aralarında ispanyola konuştuklarını duyduğumda 'bu kadar da olmaz' demiştim.
Türk Festivali
Bizim de payımıza düşen, senede bir defa düzenlenen Türk festivaline katılmak oldu. Bu yıl ikincisi düzenlenen festival, 3000 civarında katılımcısıyla oldukça renkli ve görkemli idi. Katılımcıların yüzde 95’inin yabancı olduğunu söylesem sanırım abartmış olmam. Festival zaten yerel yönetimin de desteğini aldığı için şehirde yaşayan halk tarafından oldukça sıcak karşılanmış. Festival alanına yaklaştıkça sizi yönlendiren tabelalarda hep Food (yemek) vurgusu yapılıyor. Bunun nedeni, Ameikalıların damak zevklerine düşkün olmaları ve farklı lezzetleri deneme istekleri. Yemeğin cazibesine kendini kaptıran ziyaretçiler, bir yandan da etrafta kurulu standları dolaşıyorlardı. Neler yoktu ki bu standlarda: Ebru gösterisi, Türk yemekleri dersi, Türkçe kursundan görüntüler, Türkiye fotoğrafları, hat sanatından canlı örnekler, Florida Türk radyosu, şark köşesi ve daha niceleri. Tüm bunlar Türkiyemizin tanıtımı adına değeri milyonlarca dolarla ölçülemiyecek kadar önemli ve getirisi fazla olan adımlardı benim nazarımda. Bir de, festivalin asıl gerçekleştiği sahne vardı ki burada da coşku yine had safhadaydı. Kafkas halk dansları ekibi ve sanatçı Muazzez Ersoy izleyenlere keyifli dakikalar yaşattılar.
Geri dönüş
Festivalin bitmesinin ardından biz de otele doğru yolumuza koyulmuştuk. Ertesi gün erken saatte uçağımız olduğu için erkenden yattık. Her ne kadar uçak 1 saat rötar yapsa da 2.5 saat gibi makul bir zamanda adeta Amerika’nın bir ucundan diğer bir ucuna dönmüş olduk. Bu arada bir de hatırlatma, uçakta yükseklik farkından kaynaklanan baş ağrısını önlemenin yolu sakız çiğnemekmiş, bunu da tecrübe ile ispatlamış olduk.
3 gün süren yolculuğumuzdan geriye, kışın ortasında yaşanan yaz keyfi, otelin açık hava havuzunda ısıtma sistemi olmadan serinleyişimiz, jakuzide Türk hamamlarını hasretle yad edişimiz, vücüdumuzda oluşan güneş yanıkları ve belki de aylarca hafızamızdan çıkmayacak nehir turumuz kalmıştı...