23 Ekim 2007 Salı

NPR’da Kurtlar Vadisi ve Amerikan kamuoyunda Ermeni Yasa Tasarısı

Türkiye’de sıcak bir gündem tüm dünyanın gözlerini bir anda ülkemize çevirmiş durumda. Öyle ki, Amerika’da bile haber kanallarında ilk sırada Türkiye Başbakanı İngiltere’de şunları söyledi tarzından haberler yer alıyor. Dünya ve dünyanın merkezi Amerika’da siyasi gündem Türkiye’yi yöneten liderlerin ağzından çıkan bir çift söze kilitlenmiş durumda. Haber programları, tartışma programları bölgeyi daha yakından inceleme altına alarak konuyu derinlemesine tartışır hale geldiler.
Geçtiğimiz günlerde NPR radyosunda rastladığım bir diyalogda Irak’taki gelişmeler tartışılırken konu birden Valley of The Wolves (Kurtlar Vadisi) filmine doğru kaydı. Filmin Türk insanı üzerindeki etkileri ve olayların filmin senaryosuyla taşıdığı benzerlikler tartışılıyordu. Yüzümde birdenbire gülümsemeye neden olan bu diyalog, bana Amerikan kamuoyunun son dönemde gelişmeleri ne kadar yakından takip ettiğinin de ipuçlarını veriyordu.
Amerika’da ‘sözde’ Ermeni soykırımının kongrede gündeme gelmesiyle birlikte halk arasında bir görüş ayrılığı ortaya çıkmış durumda. Konuyu taraflı bir şekilde ele alan Los Angeles Times gazetesinin internet sitesine bırakılan okuyucu yorumlarından bazılarını aktarmak istiyorum:
Bir okuyucu, Amerika’nın bu konuda taraf olmasını istemediğini söylüyor. Nasıl ki, Irak’ta Amerikan Ordusu ne arıyorsa, bu konuda da Amerika’yı doğrudan ilgilendirmediği için taraf olunmaması gerektiğini vurguluyor.
Bir diğeri, soykırımın asla affedilmemesi gereken bir suç olduğunu ve bu sebeple kongre kararını desteklediğini belirtirken, bir başkası ise Türkleri tanıdığını, Osmanlı Devleti’nin böyle bir niyeti olsaydı bunu seneler öncesinden sistemli bir şekilde yapabilecek güce sahip olduğunu ve konunun tarihi kaynakların iyi bir şekilde incelenmesinden sonra tartışılması gerektiğini savunuyor.
Sanıyorum, tüm bu görüşler Amerikan toplumunun ülkemizde sanıldığı kadar dünyayı takip etmekten geri kalmadığının da bir göstergesi. Ancak hatırlatmadan geçmeyelim, Los Angeles Times gazetesinin Ermeni soykırımı ifadesini kullanmasında California eyaletinde 300bin dolayında Ermeni yaşıyor olmasının payı büyük. Bu yüzden yazıyı kaleme alan kişinin Ermeni olması, Ermeni dostlarının olması ya da Ermenileri Türklerden daha iyi tanıyor olması da göz ardı edilemez. Yeri gelmişken, bu bölgede yaşayan Ermenilerin de Amerika’da uydudan yayın yapan Türk televizyonlarını takip ediyor olmaları bizleri şaşırtan bir diğer konu.
Özetle, Türkiye’de olup bitenler bir şekilde Amerika’da yankı buluyor ve bizler kendimizi ifade edebildiğimiz sürece gerek Ortadoğu’da gerekse de Ermeni soykırımı meselesinde sözüne daha fazla itibar edilen bir toplum olabileceğiz.

21 Ekim 2007 Pazar

Nj Sahilleri

New Jersey’nin orta kıyı şeridine ismini veren Ocean County’nin web sayfasında gördüğüm Deniz Feneri resminin cazibesine kapılarak yeniden yollara düştüm. Bu kez güzergah,önce doğuya ardından da kuzeye olmak üzere yaklaşık 150 kilometrekarelik bir alanı kaplayacak şekilde bir daire çizmekti.
Aslında asıl niyetim, Bayville taraflarında bulunan bir kamp bölgesini gezmek ve ilerisi için buraya gelinebilir mi türünden bir keşif turuna çıkmaktı. Ancak, yol boyunca beklenmedik pek çok doğa harikasıyla karşılaşınca mola sayımız arttı ve yolculuğumuz hem renkli hem de yorucu geçti.
Hammonton kasabası dolaylarında yolun iki taraflı arabalarla kaplı olduğu bölgeden geçebilmek için neredeyse yarım saatimizi harcadık. Batsto tarihi köyü tabelalarını da görünce dönüşte mutlaka buraya uğrayalım diyerek yönümüzü kuzeye çevirdik. Bu kez yol boyunca nehirler ve göllerden geçerken bir yandan manzaranın tadını çıkarıyor bir yandan da görülebilecek nereler vardır diye gözlerimizi dört açıyorduk.
İlk durağımız, asıl yola çıkış niyetimizde de olan Cedar Creek Kamp alanı oldu.
Kamp yerine vardığımızda ortalıkta kimselerin olmadığını görünce sezonun bittiğini anladık. İzin isteyip kamp alanını gezdik. Orman içinde, daracık patika yollardan geçerek dolaştığımız bu bölge, küçük tahtadan kulübeleriyle izci kampları için ideal bir alan gibi gözüküyordu. Çadır kurma, karavanla kalma gibi seç enekleri de olan kamp yeri beraberinde kano ve bot seferlerine imkan veren nehri de içeriyordu.
Bir sonraki durağımız, okyanus kıyısında upuzun sahil şeridiyle kendi halinde küçük bir ada olan Long Beach Island oldu. Adayı kere parçasına bağlayan köprü üzerinden seyretmenin ayrı bir keyfi olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. Daha önceleri gezdiğim plajlarla kıyaslandığında, dalga kıranların olmadığı, tahta yürüyüş yolunun da ihmal edildiği bu bol dalgalı kumsalda biz de yapılabilecek en keyifli şeyi yaptık: Ayakkabılarımızı çıkardık ve kumlarda çıplak ayakla yürüdük. Ekim ayının neredeyse bitmek üzere olduğu şu günlerde, surf yapmaya, güneşlenmeye ve özellikle de balık tutmaya gelen insanları görünce hayli şaşırdık. Aslında hava rüzgarlı olmasına karşın, kumsalın halen sıcak olduğunu hissedebiliyorduk.
(Eve dönünce adanın web sayfasından indirdiğim martı ve dalgaların seslerini de sizlerle paylaşmak istedim)
Uçsuz bucaksız okyanusun maviliğini doya doya seyrettiken sonra bu kez, yol üzerinde gördüğümüz diğer turistik yerlere doğru yola koyulduk. İlk olarak Batsto tarihi kasabası yakınlarında bir göl kenarındaki piknik alanını ve hemen yolun karşısındaki biraz ıssız gibi görünen kamp alanlarını gezdik. Ormanın içinde bizden başka kimselerin olmadığı hissi bizi biraz endişeye sevk etti ve bu bölgeden ayrıldık.
Batsto tarihi köyünün hemen ilerisinde Wharton eyalet ormanına girdik önce. Amerika’da ilk defa tali bir yolda gidiyor olmanın verdiği heyecanla ormanlık bölgede epeyce ilerledik. Baktık ki, karşımıza çıkan ne bir bina, ne bir göl ne var ne de ormanın ne zaman biteceğine dair bir tabela. Toprak yol devam ediyor ve bir türlü bitmek bilmiyor. Bir ara ormanın içinde sağa sola bir kaç manevra yapıp acaba değişik yerler var mıdır diye araştırırken en eyisi kaybolmayalım diyerek geldiğimiz yoldan geri döndük. Hız limiti de dahil olmak üzere hiç bir tabelanın olmadığı bu orman bizi hem şaşırttı hem de Türkiye’nin yollarını andırdığı için sevindirdi. Ormanın içinde sadece bir kamp yeri dikkatimizi çekti ve kendi aramızda gece burada kalmak yürek ister yorumlarını yaptık.
Ve yolculuğumuzun son durağı: Tarihi Batsto köyü. Amerika’da herhangi bir yerleşim yeri ya da binalar tarihi olarak adlandırıldığında hep tebessümle yaklaşmışımdır. Zira, Amerikalılara tarihi gelen bu yerler yaklaşık 300 senelik bir geçmişe sahip olduğu ve bizim hali hazırda köylerde kasabalarda kullandığımız binaları anımsattığı için bana hiç de tarihi gelmiyor. Yine de, merakımızı giderme adına sözü edilen yerleri gezmeye karar vedik.
Bu kez, Williamsburg’tan farklı olarak yerleşim yerinin küçüklüğü dikkatimi çekti. Belki Amerika’nın ilk yerleşim yeri değildi ama kendi halinde küçük de olsa sevimli bir tarihi beldeydi burası. Etrafta dikkatimizi çeken, tavukların bulunduğu bir kümes, ortamı panayır yerine dönüştüren satıcılar, ormanlığa doğru uzanıp giden bir göl gerçekten görülmeye değer denilebilir.
Ayrıntılı bilgi ve fotoğraflar için tarihi bölgenin web sayfasını gezebilirsiniz.
http://www.state.nj.us/dep/parksandforests/parks/wharton.html
http://www.batstovillage.org/



7 Ekim 2007 Pazar

Anne ya da Leyla

Reis bey ve Kelebekler Sonsuza Uçar filmlerinden sonra peşine düştüğüm Mesut Uçakan’ın son filmlerinden biri olan Anne ya da Leyla’yı nihayet izleyebilme imkanı bulabildim. Mesut Uçakan, en son 1995 yılında Ölümsüz Karanfiller’i çevirdikten sonra uzunca bir süre ortalarda gözükmemişti. Bu nedenle, yönetmenin olgunluk çağlarının bir meyvesi olacağına inandığım bu filmi kaçırmak istemedim.
Anne ya da Leyla, annesi ve sevgilisi arasında tercih yapmak durumunda kalan bir gencin dramını anlatıyan bir filmin adı gibi geldi önce. Ardından, hikayeyi okuduğumda farklı bir maceraya doğru sürükleneceğim heyecanıyla filmi izlemeye koyuldum.
Filme dair yapılabilecek en genel değerlendirme, filmin kendine has bir uslubu olduğu denilebilir. Öyle ki, film yer yer geçmişe götüren, yer yer de gelecekten kesitler sunan akışıyla çok zamanlı bir senaryoya sahip.
Oyunculuklar açısından ele alındığında, Mesut Uçakan yine bir manken kızımızı başrole oturmayı tercih etmiş. Ancak bu sefer, yalnız değilsiniz filmindeki gibi arayışa yönelmeye filan kalkmıyor başrol oyuncumuz. Aksine, filmin az bir kısmında yer aldığı için adeta konuk oyuncu muamelesi de görüyor izleyici tarafından. Ha bir de, bu filmin medyada geniş yer almasında bu manken/şarkıcı hanım ablamızın da hiç yabana atılmayacak kadar katkısı olduğunu da unutmayalım.
Filmi götüren hiç şüphesiz minik oyuncu Oğulcan ile Turgay Başyayla olmuş. Başyayla, saf ve temiz Anadolu gencinin İstanbul kenti ile kesişen mücadelesini başarılı bir şekilde sahneye yansıtmış. Oğulcan da her ne kadar ‘budur’ dedirtecek kadar olmasa da rolünün hakkını vermiş denilebilir.
Filmin müzikleri, en az Mesut Uçakan kadar hasretle beklediğimiz Gündoğar’a ait ve filmin bir kaç sahnesinde türkücü Gökmen de elinde sazıyla İstanbul sokaklarında türkü söylerken görülüyor.
Mesut Uçakan, bu filminde de mesaj kaygısını arka plana atmamış. Belki de, bu defasında daha genel bir izleyici kitlesine hitap edip mesajını milyonlara iletme kaygısına düşmüş de denilebilir. Mesaj kısmından ise benim anladığım, İstanbul’dan hareketle artık dünyanın iyice yaşanmaz bir hale doğru sürüklendiğidir. Hayat kadınları, arka sokaklar, canına kasteden travestiler, erkek çocuklarını kanun dışı filmlerde oynamaya zorlayan eli silahlı adamlar ve sokağın onca kalabalığı içinde kaybolup giden iki hayalperest. Belki de son söz olarak hayat kadınları diye bildiğimiz, Tolstoy’un Diriliş romanına ise genel kadın diye tabir edilen kadınların da birer insan oldukları, hatta kimimizin Annesi kimimizin de Leylası olabileceği akıllarda kalıyor. Ve tabii bir de filmin sloganı: Dedi ki, herkesin bir Leyla’sı vardır.
Filmin web sayfası: http://www.anneyadaleyla.com/

Yeniden Türk Sineması

En son Polis filmiyle mola verdiğim Türk filmleri rüzgarına dün akşam itibariyle yeniden dönmüş bulunmaktayım. Belki biraz vakit ayırabildiğimden belki de gazetede haberini okuduğum NewYork Türk Fimleri festivalinin de etkisiyle bir kaç Türk filmi elime geçince değerlendireyim istedim. Bu yazıda Babam ve Oğlum, Dondurmam Gaymak filmlerini kendi penceremden bakarak tenkit etmeye çalışacağım.

Babam ve Oğlum

2006 başlarıydı ben Amerika hazırlıklarına başladığımda. O dönem, Türk sinemasını adeta zirveye taşıyan bir film, Babam ve Oğlum sinemalardaydı. İzleme fırsatı bulamadığımdan, hiç olmazsa yanımda Cd’sini götürür Amerika’da izlerim diye düşünmüştüm. Son bir kaç günde yolda geçerken bir işportacıdan 2 YTL’ye almıştım sinema kaydı kalitesiz bir kopyasını. Amerika’ya geldiğimde ikinci CD’nin bozuk çıkmasıyla az kızmamıştım, hem kopya CD satan işportacıya hem de korsana ortaklık eden kendime. O gün bugündür, Babam ve Oğlum filminden ne zaman söz açılsa bir türlü ikinci yarısını görememiş olmanın ızdırabı saplanırdı bir yerime ta ki dün akşama kadar.

Azm ettim, aradım taradım, interneti altına üstüne getirdim, Babam ve Oğlum’un güzel bir kopyasını temin ettim. Dün akşam da keyifle izledim. Şimdi gelelim film yorumlarıma:

Evvela, filmin duygusal dokusuna söylecek sözüm yok. Film, izleyenleri ağlattığı kadar varmış gerçekten. O yılları yaşayan bir kuşak öncesinin elbette ki filmden aldığı haz bizimkiyle kıyaslanamaz. Ancak, bizim kuşağa daha yakın duran Çağan Irmak, darbe yıllarının etkisini insani değerler üzerinden oldukça iyi ele almış diyebilirim.

Oyunculuklara gelince: Kadro itibariyle göz doldurması gereken filmde, Deniz rolünü ustalıkla kıvıran ufaklık ve Çetin Tekindor dışındakilere tam not veremiyorum ne yazık ki. Yetkin Dikinciler’in salak oğlan tiplemesine hiç gitmediğini, özellikle hastane kantininde ağlama sahnelerinde yapmacık göründüğü iddiasındayım. Hümeyra’nın ve diğerlerinin de Ege ağzını çok da iyi kullandıklarını söyleyemem. Yer yer İstanbul Türkçesi’ne kaçan konuşmalar – belki Egeli olduğumdan- bana oldukça kulak tırmalayıcı geldi. Her ne kadar, filmi birlikte izlediğim arkadaşlarım şive farklılığını hissetmediklerini söyleseler de, ben Özge Özberk’in filmde kısa süreliğine dahi olsa görünüp doğru dürüst Ege ağzıyla konuşamamasına şaştım kaldım. Acaba diyorum, bu insanlar film çeklmeden önce şöyle bir altı ay kadar bu yörede kalıp dili iyice yalayıp yutup ondan sonra mı oynamalılarmış?

Netice itibariyle, bu saydığım bir kaç küçük ayrıntı haricinde, yakın geçmişimize ışık tutması, bir de madalyonun öbir tarafını göstermesi açısından izlenmesini faydalı buluyorum.

Dondurmam Gaymak

Yerel tadlar arayışım devam ederken, geçen senenin aklımda kalan yapımlarından biri de bu filmdi. Nihayet izleme fırsatı buldum ve filmi acımasızca eleştirme kararı aldım, üstelik yurtdışında pek çok ülkede gösterildiği gerçeğini öğrendiğim halde.

Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak filminden sonra, Ege şivesine bu denli yaklaşabilen başka filme rastlayamadım. Sanırım bu hususta, oyuncuların yerelliği oldukça büyük bir handikap. Babam ve Oğlum bu handikapı sanıyorum güçlü oyuncularla aşmaya çalışmış. Dondurmam Gaymak ise her iki filmin arasında duruyor. Hem deneyimli oyuncuları, hem de yerel tiplemeleri başarıyla bir arada tutabilmiş. Ancak, bu demek değil ki, filmi tavsiye ediyorum.

Filmde bazı unsurların özellikle gözümüze sokulmasından rahatsızlık duydum. Şöyle ki, rüyasından kalkan dondurmacını gün boyu cenabet (filmde bu şekilde geçiyor) bir vaziyette dolaşması, bu lafın ikide bir d tekrarlanması, hatta camiye gelen çocuklar arasında alay konusu olması beni pek hoşnut etmedi ne yazık ki. Hatta, filmin bir yerinde plajdaki üstsüz bayanlara odaklanan kamera ise, adeta TeleVole programı izliyormuşum hissi uyandırdı bende. (Yeri gelmişken, Amerikan plajlarında üstsüz bayanlara rastlamadığımı da burdan hatırlatayım istedim)

Filmde tipik bir Ege insanının hayatı böyledir gibi bir mesaj veriliyorsa ben buna da karşıyım. Sabah cunüp olarak işe giden, plajda üstsüzleri dikizleyen, akşam meyhanede kafayı çeken, sonra sabah namazına camiye giden bir kimse, kesinlikle ‘Aslında bizim insanımız böyledir: Namazını da kılar, içkisini de içer’ katakullisine alet edilecekse ben yokum.

Filmin cami sahnelerine sıra geldiğinde, içimden bu kez yine Takva filmindeki gibi klasik Türk Sineması Hoca tiplemesi ile karşı karşıya kalmasak dedim. Önce aklı başında biri larak sunulan cami hocası lafı nasıl olduysa döndürüp dolaştırıp cenabet kelimesine getirdi ve yine bizim dini hassasiyetlerimiz alay konusu edilmiş oldu.

Filmin göstere göstere ÖDP propagandası yapması ise, hiç anlamadığım kısımlarından biriydi. Üstelik Kültür v eTurizm Bakanlığı’nın katkılarıyla hazırlanan bir filmde, siyasi bir partinin hem bayrağının hem de ideolojisinin yer alması, sinemayla hiç bağdaşır gibi de gelmedi bana.

Filmin siyasi göndermeleri yalnızca bununla sınırlı değildi. Türk Halkının yüzde 60’I aptal diyen gazeteciye hak veren söylemler ve Yılmaz Güney filmlerine düzülen methiyeler de bu siyasi tarafgirlikten nasibini almış gibi gözüküyordu. Yeri gelmişken, karakolda kömünizm lafını duyunca deliye dönen polis memurunu da unutmamak lazım.

Netice itibariyle, çok da sırıtmayan Ege şivesiyle bu filmden geriye kalan: Zeybek TV ile yerel kanalların ilk zamanki nostaljileri, ihtiyar amcanın filmin sonlarına doğru verdiği güzel mesajlar, Tolga Çandar’ın oyunculuk denemesi ve Baba Zula’nın müzikleri oluyor. Ailecek izlenmesi tavsiye edilmez.

3 Ekim 2007 Çarşamba

Amerika'da Yahudiler

Herşey bundan bir kaç ay evvel dünya kültürlerine dair araştırma yapmaya heveslenmemle başladı. Bu yeni merakımın arka planında yatan başlıca nedenlerden biri hiç şüphesiz dünyanın dört bir tarafından göç ederek bu topraklarda yaşamaya başlayan birinci kuşak göçmenlerdi. Yani, hala ana dili kendi dili olan ve her halinden göçmen (immigrant) olduğu belli olan vatandaşlar. Madem bu kadar farklı milletten insan bir arada yaşıyordu ve benim ömrü hayatım boyunca bu ülkeleri dolaşmaya imkanım yoktu, o halde birinci ağızdan bu insanların kendilerinden hiç olmazsa kendi kültürlerine ait üç beş şey öğrenmeliyim diye düşündüm. Ve işe önce dini inançlardan başladım.

Ön Yargılar ve Kökleşmiş Kabuller

Müslüman bir toplumda yetişip Amerika'ya yerleştiğinizde sizi en çok şaşırtan yahudilerle olan ilişkileriniz oluyor. Öyle ki, o güne kadar hep lanetlenmiş topluluk, masonik bağlantılar ve bugüne kadar yazılmış onlarca komplo teorisi dolu kitaplar sayesinde aslında hiç bir bilgi sahibi olmadan körü körüne bir düşmanlık geliştiriyoruz içimizde. Bu da, yeri geldiğinde nesnellikten uzak tamamen duygusal yargılarla hareket ettiğimizde tepkileri bir anda üzerimizde toplamamıza neden oluyor. Çünkü buradan bakıldığında hadiseler hiç de öyle sandığınız gibi okunmuyor.

Yahudilerin tarihinde Amerika

Amerika'ya Yahudi toplumunun yerleşmesi oldukça eskilere dayanıyor. Hatta ülkenin kuruluşunda oldukça etkin rol oynayan yahudilerin varlığı biliniyor. Zaten, Amerika'da resmi olarak kutlanan Yahudi bayramları da mevcut (Hannukkak) gibi. Yahudiler, ilginçtir pek çok yönleriyle zaten müslümanlara benziyorlar. Çocukluğumdan hatırlıyorum, bir ara bu kadar benzerliği olan iki toplumun neden kardeşçe yaşayamadığını bir türlü çözemezdim.

Amerika'daki Yahudiler, kısa bir süre içinde çalışkanlıklarının bir mükafatı olsa gerektir, toplum içinde saygınlıklarını kazanıyorlar. Buna siz ister Amerika içindeki lobi faaliyetlerini isterseniz de devletler muvazenesindeki ülke kurma çalışmalarını ekleyin, her iki durumda da yahudilerin kazançlı çıktığını göreceksiniz. Hatta, biraz araştırma yaptığınızda İsrail devletinin ilk kurulduğu yıllarda hangi temellere dayandığını kestirmenin çok da güç olmayacağı bir ABD-İsrail dostluğuna şahit olacaksınız.

Her Yahudi bir değil

Yahudiler de aslında kendi içlerinde farklı gruplara ayrılıyorlar. Gelir düzeylerine ve siyonist düşüncelere göre tansif etmenin mümkün olabileceğini söylemek yanlış olmaz. Orta gelir düzeyindeki Yahudiler, ya yeni göçmüş ya da muhasebecilik, bankacılık gibi meslekler uğraşan kendi hallerinde dinlerinin ve kültürlerini yaşamaya yaşatmaya çalışanlar. Üst gelir düzeyindeki yahudiler çoktan dolar milyarderi olmuş, medya devlerinden bürokratlara ve saygın doktor, avukat vb. meslek sahiplerine kadar uzanıyor. Diğer gruplandırmada ise, şu anki İsrail devletini hem maddi hem manevi anlamda var güçleriyle savunan, toplumda yahudi imajının olabildiğince pozitif görünmesini sağlayanlar ile İsrail'in siyonist politikalarının Yahudi inancı ile asla örtüşmediğini iddia eden bir başka grubun varlığı da söz konusu. Hatta İran Cumhurbaşkanı'nın her fırsatta bu gruptan kimselerle bir araya geldiği haberleri hepimizce malum.

Amerikalıların Yahudilere Bakışı

Amerika'da Yahudilerin bu kadar güç sahibi olmasında pek çok etken söz konusu olabileceği gibi, benim asıl dikkatimi çeken sokaklarda simsiyah elbiseleri, örgülü saçları ve başlarında kepleriyle adeta kendi vatanlarındaki kadar özgürce yaşayabilmelerinin ardında yatan neden. Bana kalırsa –ki bu tamamen şahsi varsayımlarımdan ibarettir- Amerika Birleşik Devletleri'nin kuruluşunda anayasal güvence altına alınan ifade özgürlüğünün (freedom of expression) Yahudilerin bugün toplumca yadırganmamasında, dahası sayıca az bulundukları yerleşim yerlerinde bile belediye başkanlığı makamına kadar yükselmelerinde hiç de azımsanmayacak bir rolünün olduğu düşüncesindeyim.

Amerika, zaten İsrail'in her fırsatta müttefiki olduğunu dile getirmekle kalmıyor, Ortadoğu'daki gelişmeleri de kendi içinde değerlendirirken önceliği İsrail yanlısı yayınlara ve yorumlara bırakıyor. Amerikan medyasının kendi içindeki otokontrol mekanizmasının güçlülüğünü de dikkate aldığımızda zihinlerdeki müslüman ve terörist kavramlarının ne kadar birbirine yakın durduğunu, İsrail'in de Filistin sorununu dini kaynaklı terör malzemesi yaptığını görmek hiç de zor olmasa gerek.

Peki ya Yahudi karşıtlığı?

Amerika'da Yahudi karşıtlığı deyince hiç şüphesiz akıllara ilk önce Arap kökenli göçmenler geliyor. Yazının ilk başında değindiğim gibi, yalnızca İsrail'in Arap topraklarını zaptedip Filistinlileri vatanlarını terk etmeye mahkum bıraktığını savunan bu görüş ne yazık ki yeterli argümanları olmadığı için kamuoyunda hak ettiği desteği bulabilmiş değil. Oysa ki, Wikipedia'daki İsrail maddesini okuyan herhangi birisi dahi İngiliz egemenliğindeki bu toprakların birdenbire nasıl sahipsiz kaldığını ve İsrail'in bu sahipsiz topraklar üzerinde ansızın peydahlanıp hak iddia ettiğini rahatlıkla anlayabilir.

Jew kelimesi ve Yahudi karşıtı web sitesi
Bizdeki Yahudi-Musevi kelimelerinin aslında aynı gibi görünen ama yeri geldiğinde birbirinden oldukça farklı anlamlar taşıması gibi, aynı durum İngilizce'de de geçerli. Her ne kadar, pek çok kaynakta Jew kelimesi Yahudi anlamına gelse de, Yahudi karşıtlarının bu kelimeyi zaman zaman aşağılayıcı bir sıfat olarak kullandıklarını görmekteyiz. Bu konuyla ilgili en ilginç vaka, Amerika kaynaklı Yahudi karşıtı bir web sayfasının Google'da 'Jew' kelimesi arandığında çıkan sonuçlarda hemen ikinci sırada yer alması oldu. Sözü edilen sitede, Yahudilerin soykırıma uğramadıklarından tutun da, bugün dünye üzerindeki pek çok ülkenin Yahudi idaresi altında oldğuna kadar pek çok iddia yer almakta. Bütün bunları dile getiren kişinin de kimliğini saklamaktan geri kalmayan bir Beyaz Amerikalı olması da işin bir diğer yüzü.

Bu olayın ilk defa fark edildiği zamanlarda dünyanın dört bir tarafından Yahudilerin Google aleyhinde kampanya başlattıkları, sahibinin de Yahudi olduğu söylenen Google'ın ise bu itirazlara yine aynı arama sonuçlarının yer aldığı sayfada bir link şeklinde cevap vermesi de olayın diğer ilgi çeken yanları.

Sonuç

Elbette yüz yıllık bir sorunun iki satırda ele alınması haksızlık olacaktır. Ancak, Amerika'da yaşayan ve henüz üzerinden terörist imajını atamamış bir dinin mensupları olarak bu sorunun devam edegelen şekliyle çözülemeyeceğini görmek hiç de zor değil. Ancak, inandıklarımız ve savunduklarımız hakkında bir iki çift söz söylemeden, tarihi yeterince iyi okuyamadan ve yorumlayamadan mesnedsiz ve körü körüne düşmanlıklarla bir yere gelinemeyeceğinin farkında olmalıyız. Hele hele-kaderin bir cilvesi-Amerika gibi bir yerde Helal gıda bulamadığınızda Kosher (Yahudiler için helal ) ürünleri tercih etmek durumuyla karşı karşıyaysanız uzun uzun oturup düşünmenizi tavsiye ederim.