gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ağustos 2012 Pazar

Almanya İzlenimleri


Fransa sınırından Almanya’ya geçtğimizde gözümüze ilk çarpan şey geniş otoyollar ve aşırı hızlı giden arabalar oluyor. Hız sınırının Avrupa’nın pek çok yerinde olduğu gibi 130 olduğu Almanya otoyollarında, sol şeritten 180 kaptırmış giden araçlar görmeniz işten bile değil. Daha sonrasında bunun aslında bir suç olmadığını öğreniyoruz. Aşırı hızın kazalara sebebiyet vereceğini beklerken, çok fazla trafik kazası olmadığını duyunca da şaşırıyoruz. Bu bilgiyi internet üzerinden de doğrulama imkanı olduğu için buraya ekliyorum. İstatistiklere göre en az ölümcül kazaların yaşandığı yer Almanya. Bunun sırrı belki de hızlı araç kullanılan ama kurallara riayet edilen bir ülke olması.

Fransa İzlenimleri


Fransa’ya dair gitmeden önce kafamızda oluşan bir takım imgeler vardı. Fransız filmleri, Paris’te yaşamış yazar ve şairlerin bohem hayatı, Fransızların kaba olduğuna dair önyargılar vs. vs. Fransa gezimiz bize Fransa’nın Paris’ten ibaret olmadığını, ancak Paris’in de Fransa üzerinde çok büyük bir önemi olduğunu gösterdi.

İsviçre İzlenimleri


İsviçre malumunuz çikolatası, bankaları, çakısı, saatleri, Alpleri ve hayali çizgi roman kahramanı Heidi’siyle meşhur. Bu unsurları da ülke tanıtımında oldukça etkin bir biçimde kullanmışlar. Örneğin havaalanına iner inmez bindiğimiz tramwayın içinde meleyen kuzu sesleriyle bir nevi Heidi’nin yaşadığı atmosferi hissettirmeye çalışmışlar. Ülkenin her köşesi zaten çikolata dükkanlarıyla dolu. Hediyelik eşya mağazaları da yukarıda sözünü ettiğimiz ürünleri pazarlama çabasında.

Batı Avrupa İzlenimleri


Öncelikle şunu belirtmekte fayda var: Burada sözü edilen gözlemler, Fransa, Almanya ve İsviçre’yi kapsamaktadır. Avrupa’nın diğer ülkeleri pek tabii farklılık gösterebilir. Gittiğimiz ülkelerde karşılaştığımız kimseler bizden Avrupa ile Amerika arasında bir kıyaslama yapmamızı  istediler. Her ne kadar Avrupa’nın da Amerika’nın da her köşesi aynı olmasa da, genel bir değerlendirme yapıp ortak olan ve farklılık gösteren noktaları tesbit etmek mümkün.

8 Temmuz 2011 Cuma

Ottawa İzlenimleri

Kanada’nın başkenti Ottawa, Ontario eyaletine bağlı, metropol nüfusu 1 milyonun üzerinde olmasın karşın oldukça sakin, yemyeşil ve düzenli bir şehir. Bir yanda olağanüstü tarihi dokusu diğer yanda da modern mimarisiyle geçmiş ve geleceği çok güzel bir biçimde harmanlayabilmiş bir şehir.

25 Temmuz 2010 Pazar

İspanya İzlenimleri

‘Sekiz asır müslümanlara ev sahipliği yapmış İspanya’yı bizimle gezin’ diyordu elimdeki broşür. Madrid, Granada, Toledo, Malaga ve Cordoba’dan müteşekkil 10 günlük İspanya gezimiz elbette ki sürprizlerle doluydu ve paylaşmadan olmazdı. Gezi yazısında mahir onlarca üstad varken bu yazıyı yazmak haddime düşmezdi lâkin bir kaç cümleyle de olsa sizlere İspanya izlenimlerimi aktarmak istedim. Hem de olur ya yolunuz bir gün İspanya’ya düşerse bir kaç husus da aklınızda bulunsun diye düşündüm.

19 Şubat 2008 Salı

Gez Dünyayı Gör Florida’yı

Elbette dünyayı gezmeden böyle bir söz söylemem size oldukça iddalı gelebilir. Ancak, Florida’da yaşayan yüzlerce farklı milletten insan da benimle aynı görüşü paylaşıyor olmalılar ki, dört mevsim güneşin eksik olmadığı bu tatil beldesini kendilerine mekan olarak seçmişler.
Florida eyaleti ve Miami şehrine dair bildiklerim yine televizyonlardan edindiğim bilgilere dayanıyordu. Bir de Will Smith’in bir dönem dilimize dolanan şarkısı ‘Welcome to Miami’ aklıma geliyordu. Tüm bu imgeler zihnimde nasıl oluyorsa palmiye ağaçlarına dönüşüyordu ki hiç de yanılmıyor olduğumu sonradan görecektim.
Florida’ya gidişimiz ansızın oldu, hayatın pek çok kararı son anda veren biz gibiler için bu çok da şaşırtıcı değildi aslında. Pazar günü Ft. Lauderdale şehrinde düzenlenecek olan Türk festivaline katılma bahanesiyle kış ortasında yazın tadını çıkarma amacı güden gezimiz Cuma akşam Philadelphia’dan kalkan uçakla başladı.
Uçak biletlerini bir hafta öncesinden alma girişimlerimiz esnasında, Ft. Lauderdale’e uçak bulamamış olmamız bile bizi gitme düşünesinden alıkoyamadı. Üç günlük tatili fırsat bilen Amerikalılar çoktan rzervasyonlarını yapmışlardı. Bu durumda bizde gidiş uçağı Orlando’ya dönüşü de Ft. Lauderdale’den olacak şekilde bir ayarlama yaptık. Orlando’ya gece 12 gibi indikten sonra bir otelde kalacak, ertesi sabah kiraladığımız bir araba ile Miami taraflarına doğru yol alacaktık. Hesaplarımıza göre arabayla 3 saatlik bir yolculuktu bizi bekleyen.
Bir Southwest hikayesi
Uçak biletlerini Southwest’ten aldık, yeri gelmişken bu firma alakalı biraz dedikodu yapalım. Geçtiğimiz yaz, mini etek giyen bir genç bayanı kıyafeti ‘uygunsuz’ olduğu için uçaktan indiren havayollarının ta kendisiydi bu. Genellikle muhafazakar ailelerin kendilerini tercih ettiğini söyleyen hava yolları bu uygulama yüzünde bir hayli gündemde kalmıştı. Bunun üzerine, uçaktan atılan genç ve alımlı bayan kanal kanal dolaşmış ve eteğinin boyunu göstererek ne kadar ‘masum’ olduğunu ispatlamaya çalışmıştı. Hatta, aynı bayan hazır fırsatı yakalamışken bir de meşhur bir erkek dergisine gayr-i ahlaki pozlar vererek milyonlarca doları da cepe atmayı ihmal etmemişti. İşin daha ilginç yanı, Southwest havayolları 70li yıllarda mini etek giyen hostes uygulamasını ilk başlatan şirketti ve internette yazan yorumlara göre bu konuyu sorun haline getirecek son şirket olmalıydı. Neden derseniz, Youtube’da bir aram yapmanız ve o yıllarda bu havayollarının hosteslerinin etek boyuna bakmanız yeterli olacaktır. Fazla sözü uzatmadan, böyle bir şirketle yolculuk yapmak da benim için ayrı bir anekdot oldu diyebiliim.
Uçak yolculuğu
Amerika’ya geleli neredeyse iki yol olmuştu ve ben uzunca bir aradan sonra tekrar uçağa binecektim. İç hat seferlerinde küçük uçakların kullanıldığı bilgisinden fazla tecrübem de yok denecek kadar azdı. Dolayısıyla, bu yolculuk da benim için ayrı bir ilk sayılırdı. Uçağın kalkmasına bir saat kala perona geldiğimizde önce check-in yapıldığını gördük. Bu işlemi internetten yaptığımız için doğruca bilet kontrol bölümüne ilerledik. Bu esnada, ayakkabılarımızı kemerlerimizi ve tüm elektronik cihazları da çıkararak x-ray’den geçtik. Biletlerimizde koltuk numarası yazmasına karşın, hostesin ‘ güzel bir bayan bulup yanına oturun’ sözünden anladığımız kadarıyla istediğimiz yere oturabileceğimiz sonucuna vardık. Uçağa binen son yolcular biz olduğumuz için de en arkalardan yer bulabildik.
Gece vakti olduğundan mıdır, yoksa uçak dar olduğundan mı ben pek bir sıkıldım uçağın içinde. Ardından yolculuğumuz başladı ve gece 11.30 civarı Orlando’ya indik.
Araba kiralama maceramız
Ardından ilk iş araba kiralamak oldu. Ancak bu göründüğü kadar kolay olmayacaktı. Çünkü, rezervasyonumuz yoktu ve kiralama şirketlerinde araba kalmamıştı. Uzun kuyrukların bulunduğu firmalar ise günlük 150 dolar gibi astronomik rakamlardan söz ediyorlardı. Bizde bu fiyatlar havaalanında böyle dışarda bir yerde bu fiyattan çok daha aşağıya kiralarız diye başka bir firmanın servis aracına binip şehre doğru yol aldık. Heyhat, bu firma bize diğerlerinden daha yüksek rakam söylemesin mi? Meğer, bu hafta sonu Daytona’da araba yarışları varmış ve her yer dolu olduğu için fiyatlar bu kadar yüksekmiş. Başa gelen çekilir hesabı biz de paşa paşa yüksek fiyattan da olsa arabamızı kiraladık.
Bu esnada diyalog kurduğumuz zenci çalışan da bizi gece yarısı hayli güldürdü. Eleman araba kiralamanın yanında bize gişelerden sınırsız geçiş ve navigation (otoyolda yol bulma sistemi) kiralamaya çalıştı. Maliyetleri olabildiğince minimuma indirmeye çalışan bizler de Florida’da hiç bir sokağı bilmememize rağmen bu tekliflerini geri çevirdik. Zenci eleman, bak kaybolursanız karışmam, florida’dan girer california’dan çıkarsanız dediyse de bizleri ikna edemedi. Hatta, kaybolursak seni arar yolu tarif et deriz diye de kafa bulduk elemanla. En komiği de elemanın bizim herhangi bir planımız olmadığını öğrendiğinde oldu. ‘Nasıl yani, ben Florida’ya gidiyorum deyip uçağa atladınız öyle mi?’ türünden sorularla şaşkınlığını gizlemeyen bu komik arkadaş içimizden birinin ‘Sen niye araba yarışlarına gitmiyorsun’ sorusuna da ‘150 dolar, çok istiyorsan sen git’ diye cevap verdi.
Orlando-Miami yolculuğu
Gecenin ilerleyen saatlerinde otel kiralamaktan vazgeçip basalım miami’ye gidelim görüşünde birleşince geceyi yollarda geçirdik. Araba sürmüyor olmama karşın arka koltukta kıvrana kıvrana sabahı zor etim. Hatta bir ara, girdiğimiz bir 7 Eleven mağazasına giren çıkan müşterilerin hispanik, zenci ve gangster tipli olmalarından tırstık ve hemen oradan uzaklaştık.
Miami ve civarı
Yolda dura dura geldiğimizden olsa gerek, Fort Laudardale şehrine vardığımızda saat sabahın yedisiydi. Sabahın seherinde ne bir esinti de de bir soğukluk vardı. Hava yumuşacıktı ve insanın içine huzur veren palmiye ağaçları da bu hislerimizi perçinliyordu. Kahvaltıydı, yön bulmaydı derken saat 11’e kadar sağda solda dolandık durduk. Ardından, sırasıyla Miami downtown ve Key Bescane yerleşim yelerini dolaştık. Evlerin kusursuz mimarisinden, doğal güzelliklerden konuştuk durduk. Sibel Can’ın da buralarda bir yerlerde yaşıyor olduğunu biliyor olmamıza etrafa şaşkın gözlerle bakan bizlere ayrı bir eğlence konusu oldu. Milyon dolarla ifade edilen, sokak yerine su kanalları ekseninde kurulan ve her evin önünde bir yat demir atmiş bulunan bu mahallelerden geçerken hep ‘insanoğlunun dünya nimetleri adına ulaşabileceği son nokta herhalde bu olsa gerek’ diye de düşünmeden edemedik.
Evet, Miami bugüne kadar Amerika’da gördüğüm en güzel şehir diyebilirim. Mavi ve yeşilin mükemmel uyumunun yanı sıra, etrafın düzenli ve tertemiz oluşu, havanın kış ortasında bile 25 derece civarında dolaşması, Avrupai şehir anlayışına uygun olarak toplu taşımacılığın gelişmiş olması, insanların kuzey eyaletlerin aksine eve hiç girmeyişi vb. gibi bir çok neden sıralayabilirim. Ama sanırım bunların içinde en çok insanın hoşuna gideni Miami’nin dünyanın dört bir yanından gelen bin bir türlü insana bir şeyler verebiliyor olması. Bir hususu da atlamadan geçmeyelim: Bu bölgelerde resmi dil İspanyolca desek yerinde olur sanırım. Zira neredeyse bütün işyerlerinde çalışan insanlar hispanikti. Hatta, Subway'de masada oturmuş yemek yiyen 3 postacının kendş aralarında ispanyola konuştuklarını duyduğumda 'bu kadar da olmaz' demiştim.
Türk Festivali
Bizim de payımıza düşen, senede bir defa düzenlenen Türk festivaline katılmak oldu. Bu yıl ikincisi düzenlenen festival, 3000 civarında katılımcısıyla oldukça renkli ve görkemli idi. Katılımcıların yüzde 95’inin yabancı olduğunu söylesem sanırım abartmış olmam. Festival zaten yerel yönetimin de desteğini aldığı için şehirde yaşayan halk tarafından oldukça sıcak karşılanmış. Festival alanına yaklaştıkça sizi yönlendiren tabelalarda hep Food (yemek) vurgusu yapılıyor. Bunun nedeni, Ameikalıların damak zevklerine düşkün olmaları ve farklı lezzetleri deneme istekleri. Yemeğin cazibesine kendini kaptıran ziyaretçiler, bir yandan da etrafta kurulu standları dolaşıyorlardı. Neler yoktu ki bu standlarda: Ebru gösterisi, Türk yemekleri dersi, Türkçe kursundan görüntüler, Türkiye fotoğrafları, hat sanatından canlı örnekler, Florida Türk radyosu, şark köşesi ve daha niceleri. Tüm bunlar Türkiyemizin tanıtımı adına değeri milyonlarca dolarla ölçülemiyecek kadar önemli ve getirisi fazla olan adımlardı benim nazarımda. Bir de, festivalin asıl gerçekleştiği sahne vardı ki burada da coşku yine had safhadaydı. Kafkas halk dansları ekibi ve sanatçı Muazzez Ersoy izleyenlere keyifli dakikalar yaşattılar.
Geri dönüş
Festivalin bitmesinin ardından biz de otele doğru yolumuza koyulmuştuk. Ertesi gün erken saatte uçağımız olduğu için erkenden yattık. Her ne kadar uçak 1 saat rötar yapsa da 2.5 saat gibi makul bir zamanda adeta Amerika’nın bir ucundan diğer bir ucuna dönmüş olduk. Bu arada bir de hatırlatma, uçakta yükseklik farkından kaynaklanan baş ağrısını önlemenin yolu sakız çiğnemekmiş, bunu da tecrübe ile ispatlamış olduk.
3 gün süren yolculuğumuzdan geriye, kışın ortasında yaşanan yaz keyfi, otelin açık hava havuzunda ısıtma sistemi olmadan serinleyişimiz, jakuzide Türk hamamlarını hasretle yad edişimiz, vücüdumuzda oluşan güneş yanıkları ve belki de aylarca hafızamızdan çıkmayacak nehir turumuz kalmıştı...

25 Kasım 2007 Pazar

Yine, yeniden Baltimore

Amerika’ya geldiğimde kaldığım ilk yer olması ve güzel arkadaşlıklar kurduğum bir şehir olarak aklımda kalması sebebiyle Baltimore’un benim için hep özel bir yeri vardır. Her ne kadar pek çokları bir Türk’ün Baltimore gibi bir yerde ne işi var şeklinde düşünse de güzel yanlarından bakıldığında Baltimore yaşanabilir bir kent gibi durabiliyor.
Dört günlük Thanksgiving tatilini fırsat bilerek yanımda sürüklediğim üç beş kişiyle koyulduk Baltimore taraflarına. Bu kez niyetim, iki ay kadar kaldığım bir şehrin en önemli sembollerinden biri olan Akvaryumunu gezmek ve epeydir özlemini çektiğim şehir hayatını bir nebze tatmaktı.
Thanksgiving (Şükran günü) pek çok Amerikalı için bizdeki Bayram geleneğine benzer bir anlam taşıdığı için bu zaman diliminde yollar kalabalık, alış veriş merkezleri de hınca hınç dolu oluyor. Hatta, Black Friday denilen tatilin ikinci günü inanılmaz indirimler söz konusu olduğundan insanlar mağaza önlerinde beklemeye bir gece önceden başlıyorlar. Bu yüzden, bu zaman dilimlerinde bir tatil ya da ziyaret düşünüyorsanız çok önceden gezinizi planlamanız lazım.
Bu sefer, en azından son dakika sürprizleriyle karşılaşmamak için geziyi önceden planlayayım dedim. Tıpkı bir Amerikalının yaptığı gibi, Akvaryum biletlerini internet üzerinden sipariş ettim, yakınlarda otopark varmı diye araştırma yaptım, araba kiralama servisini bir kaç gün önceden aradım ve gideceğim güzergahtaki tüm noktaların haritalarını tek tek yanıma aldım. Buraya kadar her şey tamam gibi gözüküyordu.
Akvaryum öncesiplanlarımda hemen yürüyüş mesafesinde olan Afgan Kebab’ta yemek yemek vardı. Ancak bilmediğim başka bir adrese taşındığından bu planım suya düştü. Biz de düştük şehrin sokaklarına yemek yiyebileceğimiz bir mekan arıyoruz. Charles Streer boyunca giderken, park edecek yer bulamadığımız için iki Subway restoranını kaçırdık. Ardından, gözümüze Indian-Pakistani fooz yazan bir lokanta ilişti. Hemen içeriye daldık ve bol baharatlı Pakistan yemeklerinden yemek için sabırsızca beklemeye başladık. Yaklaşık bir saat kadar bekledikten sonra, ki adam bize 15-20 dakika sürer demişti, pilavsız salatasız kuru kuru ekmek kebab yedik ve mekandan ayrıldık. Bu lokantanın tek olumlu yanı hemen yanıbaşında mescid bulunmasıydı.
National Aquarium
Bilmiyorum daha önce Akvaryum görme fırsatınız oldu mu. Ama bir gün yolunuz bu taraflara düşerse Baltimore’daki bu heyecan verici su altı müzesini şiddetle tavsiye ederim. Neler yoktu ki Akvaryum’da. Gerçeğini aratmayn yağmur ormanlarından Avusturalya’nın timsahlarla dolu nehirlerine, köpek balıklarıyla dolu havuzdan kurbağa sergisine kadar pek çok ilginç canlı burada bir arada. Akvaryum’un bir de klasikleşmiş özel gösterisi var ki yer kalmadığı için ayakta izlemek durumunda kaldık: Yunus gösterisi. Hani şu televizyonlarda izlediğimiz eğitimli yunuslar var ya, işte onlar. Merak edenler için web sayfası www. aqua.org
Akvaryum’dan çıkınca biraz liman kenarında dolaştık, üst geçitten geçtik, Pratt Street Pavillion denen alışveriş mağazasının reyonlarına baktık, bir kaç hediyelik eşya aldık ve böylece bir Baltimore gezisi daha sona ermiş oldu.

21 Ekim 2007 Pazar

Nj Sahilleri

New Jersey’nin orta kıyı şeridine ismini veren Ocean County’nin web sayfasında gördüğüm Deniz Feneri resminin cazibesine kapılarak yeniden yollara düştüm. Bu kez güzergah,önce doğuya ardından da kuzeye olmak üzere yaklaşık 150 kilometrekarelik bir alanı kaplayacak şekilde bir daire çizmekti.
Aslında asıl niyetim, Bayville taraflarında bulunan bir kamp bölgesini gezmek ve ilerisi için buraya gelinebilir mi türünden bir keşif turuna çıkmaktı. Ancak, yol boyunca beklenmedik pek çok doğa harikasıyla karşılaşınca mola sayımız arttı ve yolculuğumuz hem renkli hem de yorucu geçti.
Hammonton kasabası dolaylarında yolun iki taraflı arabalarla kaplı olduğu bölgeden geçebilmek için neredeyse yarım saatimizi harcadık. Batsto tarihi köyü tabelalarını da görünce dönüşte mutlaka buraya uğrayalım diyerek yönümüzü kuzeye çevirdik. Bu kez yol boyunca nehirler ve göllerden geçerken bir yandan manzaranın tadını çıkarıyor bir yandan da görülebilecek nereler vardır diye gözlerimizi dört açıyorduk.
İlk durağımız, asıl yola çıkış niyetimizde de olan Cedar Creek Kamp alanı oldu.
Kamp yerine vardığımızda ortalıkta kimselerin olmadığını görünce sezonun bittiğini anladık. İzin isteyip kamp alanını gezdik. Orman içinde, daracık patika yollardan geçerek dolaştığımız bu bölge, küçük tahtadan kulübeleriyle izci kampları için ideal bir alan gibi gözüküyordu. Çadır kurma, karavanla kalma gibi seç enekleri de olan kamp yeri beraberinde kano ve bot seferlerine imkan veren nehri de içeriyordu.
Bir sonraki durağımız, okyanus kıyısında upuzun sahil şeridiyle kendi halinde küçük bir ada olan Long Beach Island oldu. Adayı kere parçasına bağlayan köprü üzerinden seyretmenin ayrı bir keyfi olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. Daha önceleri gezdiğim plajlarla kıyaslandığında, dalga kıranların olmadığı, tahta yürüyüş yolunun da ihmal edildiği bu bol dalgalı kumsalda biz de yapılabilecek en keyifli şeyi yaptık: Ayakkabılarımızı çıkardık ve kumlarda çıplak ayakla yürüdük. Ekim ayının neredeyse bitmek üzere olduğu şu günlerde, surf yapmaya, güneşlenmeye ve özellikle de balık tutmaya gelen insanları görünce hayli şaşırdık. Aslında hava rüzgarlı olmasına karşın, kumsalın halen sıcak olduğunu hissedebiliyorduk.
(Eve dönünce adanın web sayfasından indirdiğim martı ve dalgaların seslerini de sizlerle paylaşmak istedim)
Uçsuz bucaksız okyanusun maviliğini doya doya seyrettiken sonra bu kez, yol üzerinde gördüğümüz diğer turistik yerlere doğru yola koyulduk. İlk olarak Batsto tarihi kasabası yakınlarında bir göl kenarındaki piknik alanını ve hemen yolun karşısındaki biraz ıssız gibi görünen kamp alanlarını gezdik. Ormanın içinde bizden başka kimselerin olmadığı hissi bizi biraz endişeye sevk etti ve bu bölgeden ayrıldık.
Batsto tarihi köyünün hemen ilerisinde Wharton eyalet ormanına girdik önce. Amerika’da ilk defa tali bir yolda gidiyor olmanın verdiği heyecanla ormanlık bölgede epeyce ilerledik. Baktık ki, karşımıza çıkan ne bir bina, ne bir göl ne var ne de ormanın ne zaman biteceğine dair bir tabela. Toprak yol devam ediyor ve bir türlü bitmek bilmiyor. Bir ara ormanın içinde sağa sola bir kaç manevra yapıp acaba değişik yerler var mıdır diye araştırırken en eyisi kaybolmayalım diyerek geldiğimiz yoldan geri döndük. Hız limiti de dahil olmak üzere hiç bir tabelanın olmadığı bu orman bizi hem şaşırttı hem de Türkiye’nin yollarını andırdığı için sevindirdi. Ormanın içinde sadece bir kamp yeri dikkatimizi çekti ve kendi aramızda gece burada kalmak yürek ister yorumlarını yaptık.
Ve yolculuğumuzun son durağı: Tarihi Batsto köyü. Amerika’da herhangi bir yerleşim yeri ya da binalar tarihi olarak adlandırıldığında hep tebessümle yaklaşmışımdır. Zira, Amerikalılara tarihi gelen bu yerler yaklaşık 300 senelik bir geçmişe sahip olduğu ve bizim hali hazırda köylerde kasabalarda kullandığımız binaları anımsattığı için bana hiç de tarihi gelmiyor. Yine de, merakımızı giderme adına sözü edilen yerleri gezmeye karar vedik.
Bu kez, Williamsburg’tan farklı olarak yerleşim yerinin küçüklüğü dikkatimi çekti. Belki Amerika’nın ilk yerleşim yeri değildi ama kendi halinde küçük de olsa sevimli bir tarihi beldeydi burası. Etrafta dikkatimizi çeken, tavukların bulunduğu bir kümes, ortamı panayır yerine dönüştüren satıcılar, ormanlığa doğru uzanıp giden bir göl gerçekten görülmeye değer denilebilir.
Ayrıntılı bilgi ve fotoğraflar için tarihi bölgenin web sayfasını gezebilirsiniz.
http://www.state.nj.us/dep/parksandforests/parks/wharton.html
http://www.batstovillage.org/



20 Ağustos 2007 Pazartesi

Virginia izlenimleri...

Yediğin içtiğin senin olsun, bize gezdiğin gördüğün yerleri anlat diyorlar. Üç günlük Virginia-Maryland seyahatinin ilk durağı olan Virginia Beach, Norfolk bölgesinden söz edeceğim.

Her yazıda olduğu gibi önce nasıl gidilir’den başlayalım. Kuzey’den, özellikle New York New Jersey bölgesinden gelecek olanlar için iki alternatif yol mevcut. Delaware sınırlarında başlayan birinci alternatif yol, Washington DC civarından da geçen meşhur 95 nolu otoyol sistemi. İkinci alternatif ise, ki ben size bunu tavsiye edeceğim, yine Delaware-Maryland-Virginia eyaletlerinin üçüne de ait sınırların bulunduğu yarımada üzerinden geçiyor. Bu yolun güzelliği üç eyaleti birden peşi sıra görmenin yanında her eyaletin kendine has doğal güzelliklerini de aynı zamanda müşahade edebilmeniz.

Delaware nere ola ki?
Delaware, Amerika’nın kurulan ilk eyaleti. Oldukça küçük bir alana ve bir o kadar da az nüfusa sahip. İlk eyalet olmasından dolayı özel bir statüye sahip ki, satın aldığınız hiç bir şey için vergi ödemiyorsunuz. Bu da alışveriş meraklıları için bir tercih nedeni olabiliyor. Kimi zaman yol üstünde durup mola verilecek devasa alışveriş merkezleri görmeniz de yine bu talebe binaen ortaya çıkmış denilebilir. Delaware’ın yolları da alabildiğine geniş ve aynı zamanda yemyeşil doğa güzellikleriyle insana yolculuk boyunca huzur veriyor.

Chasepeake Bay Bridge Tunnel
Maryland’a geçtiğinizde aynı doğal güzellikler devam ediyor ve çok geçmeden Virginia sınırlarına giriyorsunuz. Bu bölgenin adı artık Chasepeake Koyu olarak anılıyor ve birazdan sizi hayatınız bambaşka bir yolculuk deneyimine hazırlıyor. Harita’dan baktığımda Chasepeake Bay Bridge Tunnel olarak gördüğüm ve yaklaşık 25 kilometre uzunluğunda olduğunu tahmin ettiğim bu köprü hayli ilgimi çekmişti. Hatta etrafımdakilere sorduğumda kimileri tünel, kimileri de köprü demişti ben tam olarak zihnimde bunu canlandıramamıştım. Önce bir köprü olarak başlayan bu devasa bağlantı, iki defa tünel şekline giriyor ve size tarifi mümkün olmayan bir deniz üstü ve altı yolculuk zevkini yaşatıyor.

Ve Norfolk...
Aslında köprüyü geçer geçmez ayak bastığınız ilk bölge Virginia Beach olarak biliniyor. Hemen bir bağlantı yoluyla Norfolk’a geçiyorum. Norfolk, bugüne kadar gediğim gördüğüm yerlerden biraz farkli bir yerleşim yeri. Daha ziyade Naval Base ( Donanma üssü ) ve Old Dominion Üniversitesi’yle isim yapmış bu kent aynı zamanda denizin ve yeşilin bir arada paketlenmiş sunulmuş bir versiyonu. Yollar yine bir Virginia klasiği olarak geniş, hatta orta kısımlarında çim şeritler bulunmakta. Bildiğiniz şehir merkezi pek yok, dağınık bir yerleşim düzeni hakim. Türk nüfus New Jersey kadar abartılı sayılmasa da azımsanmayacak kadar. Pek çoğu öğrenci olan Türk nüfüsu aynı zamanda pizzacılık mesleğine de el atmış durumda. Hatta buralara kadar gelip, iş kuran Giresun-Yağlıdere’li yurdumun insanlarıyla da tanışıyoruz. Türklere ait henüz bir cami yok, üniversitenin hemen yakınındaki İslamic Center’da namazlar kılınıyor ve Türk aileler fırsat buldukça önemli günlerde bir araya gelmeye çalışıyorlar.
Norfolk’ta beni en çok şaşırtan şey, New Jersey’de dahi –bazı bölgeler hariç- karşılaşmadığım yoğun zenci nüfusu oldu. Zira Virginia hep red-neck denilen beyaz Amerikalılar’ın ve üst gelir grubu insanların yaşadığı bir eyalet olarak bilinir. Ancak, zencinin de en kötüsü olarak tarif edilen siyahi vatandaşlar özellikle pizza işiyle uğraşan Türklerin başına dert olmuş vaziyette. Hatta, soygun ve silahlı saldırı gibi talihsiz olaylar da yaşanmış yakın tarihlerde. Bir de köşe başlarında birbiriyle sohbet eden beyaz ve siyah Amerikalıları görünce yaşadığım şaşkınlığı arkadaşım, aralarında muhtemelen drug ilişkisi var şeklinde izah etti.

Bir kıyaslama : Virginia Beach & Atlantic CityAmerika’nın doğu sahil şeridinde bilinen belli başlı turizm merkezleri var. Bunlardan ilki, kumarhane cenneti olarak da anılan Atlantic City. Bir diğeri de upuzun kumsalıyla civar bölgelerden turistlerin akınına uğrayan Virginia Beach. İki şehrin plajlarını birbiriyle kıyasladığımda ciddi farklılıklar görüyorum. Örneğin Atlantic City’de tıpkı Ocean City’de olduğu gibi BoardWalk denen tahtadan yapılmış bir yol var sahil boyunca uzanan. Bu yolun bir tarafında kumsal, diğer tarafında ise alış veriş mağazaları, restaurantlar ve su parkları mevcut. Virginia Beach’te ise bu saydığım dükkanlar kumsalın hemen paralelinde uzanan cadde üzerinde konuşlanmış. Sahilin hemen kenarı yüksek tel binalarına ayrılmış. Bu haliyle bana biraz bizim sahilleri hatırlattıysa da, otellerin birbirine bu kadar yakın olmasını açıkçası yadırgadım. Ayrıca, boardwalk hadisesi sanırım burda biraz farklı yorumlanmış. Öyle denize paralel tahtadan yol yok, onun yerine betondan bir yürüyüş yolu yapılmış. Boardwalk ise, denize paralel değil, denize dik uzanan ve yerden oldukça yüksekte güzel bir manzarası bulunan apayrı bir yer olarak düşünülmüş. Ancak, bu tahta yolda yürümek 2 dolar gibi bir ücrete tabi. Dilerseniz, okyanusun hemen kenarındaki bu yol üzerinde balık da tutabiliyorsunuz.

First Landing State Park
Virginia Beach’in sahilinden ayrılıyoruz, Norfolk’a doğru yol alıyoruz. Bu iki şehri birbirine bağlayan upuzun bir yol var. Tarz olarak bizim NJ’in 130 nolu yoluna benzettim. Sağı solu alışveriş mağazaları, benzinlikler ve araba galerileri ile dolu upuzun bir yol. Bu yolun üzerinde sağlı sollu yer alan bir park var. Bir tarafı piknik yapmak isteyen ailelere yönelik ormanlık geniş bir arazi. İçinde koşu ve bisiklet yolları bulunan bu orman içi mesire yeri bizlere oldukça tanıdık geldi. Yolun karşı tarafı ise kamp yeri olarak ayrılmış. Kamp yeri dediğimizde aklınızda nasıl bir şey oluştu bilemiyorum ama kısaca tarif etmeye çalışayım. Kamp alanı hemen denizin kenarında. Deniz değil, okyanus olmasın senin şu dediğin diyenler için biraz konuya açıklık getireyim. Amerika’da bizim bildiğimiz okyanus kenarları hep dalgalıdır ve rahatça yüzmek pek mümkün değildir. İnsanlar da daha ziyade surf yapmak, güneşlenmek ya da sırf deniz suyuna girip çıkmak için tercih ederler bu bölgeyi. Ama bu sözünü ettiğim bölge, okyanusa doğrudan açılmayan bir koy olduğu için, biraz bulanık da olsa durgun bir suya sahip deniz görünümünde. Yüzmesi daha rahat ve Virginia Beach kadar kalabalık olmadığı için ortam olarak daha nezih.

Dönelim kamp yerine. Kamp yerleri, ağaçlıklar arasında birer musluğu, tahta masaları bulunan boşluklar olarak tasarlanmış. Karavan sahibi aileler için elektrik imkanı da sağlanmış. Kampın merkez bölgesinde wc’ler, duş alma yerleri, çamaşır yıkama merkezi ve küçük bir market de ilave edilmiş. Kısacası her şey düşünülmüş. Kamp yapmayıp sadece denize girmek isterseniz de günlük sadece 4 dolarlık park ücretini ödemeniz yeterli.

Mt. Trashmore District Park
Virginia Beach’teki son durağımız da bir piknik alanı oluyor. Piknik alanı, mütevazi bir gölün etrafına kurulmuş.Koşmak, yürüyüş yapmak, voleybol oynamak, toplu ısınma hareketlerı yapmak ve özellikle de ailecek barbekü yapmak isteyenlerin tercih ettiği bu bölge, girişi ücretsiz olmasıyla da ilgiye değer.

WilliamsburgVe gezimizin son durağı Amerika’nın tarihinin en önemli merkezlerinde biri olan Williamsburg oluyor. Jamestown ve Yorktown’ı da içeren bu bölge ilk İngiliz kolonilerinin Amerikan kıtasına çıktıkları yer olarak biliniyor. Neredeyse üçyüz yıllık bir tarihi olan Amerikan Hükümeti, bu bölgeyi aslına sadık kalarak turistler için mutlaka görülesi bir cazibe merkezi haline dönüştürmüşler. Ben bu yerlşim yerlerinden yalnızca Williamsburg’ı görme imkanına sahip oldum.

Norfolk üzerinde yola çıktığınızda yaklaşık bir 45 dakikalık yolculuktan sonra Williamsburg Visitor Center’a ulaşıyorsunuz. Bu bölgey araçlarınızı park edip, civarı dolaşmanıza yardımcı olacak otobüslere binebilirsiniz. Eğer, tur halinde geldiyseniz de yine bu merkezde çevre gezisine başlamanız isabet olacaktır. Biz, Türk mantığındaki turistler olarak doğrudan kasabayı ziyaret etmeyi tercih ettik. Kasaba topu topu iki uzun cadde üzerine kurulu evlerden oluşuyor. Bu caddelerden birinin üzerinde o zamanların postanesi, kilisesi, lokantası ve evleri tarihi yapısına uygun bir şekilde tekrardan ziyarete açılmış. Etrafta eski zamanların kıyafetleriyle dolaşan giyen amcalar ve teyzeler görüyorsunuz. Hatta bir tanesi yalnızca bankta oturup örgü örmekle meşgul. Evler mümkün mertebe birbirlerine bitişik ve ufak da olsa bahçeleri var. Asfalt yolların üzerinde at arabaları tarihin sayfalarından çıkıp gemişcesine etrafta ziyaretçileri dolaştırıyor. Etraf alabildiğine sessiz ve insanlar ‘vay be demek eskiden insanlar bu şartlarda yaşıyorlarmış’ şaşkınlığındalar. Oysa, bu bölge bana memleketimi, bir Kiraz’ımı bir Beydağ’ımı aratmayacak kadar tanıdık geliyor. Sonuç itibariyle, Amerika’da bir zamanlar hayatın nasıl olduğunu merak edenler, kovboy filmlerinin atmosferine gitmek isteyenler ve tarihi filmlere de muhtemelen ev sahipliği yapmış olan bu bölgeyi görmek isteyenlere olmazsa olmaz diyebileceğimiz bir yer.

Yolculuğumuz burada noktalanırken, henüz görmediğimiz yerleri – örneğin bir Busch Gardens- bir dahaki sefere bırakmak şartıyla Virginia’dan ayrılarak ayrılıyoruz.

New York notları...

Ayirt etmek guc oldu egri ile dogruyu;
Sevmek bize is oldu Newyork Sokaklarinda...

ne guzel sarkidir bilirsiniz, bir gun gelir de bu sokaklarda yuruyup bu sarkiyi soyler miyim diye dusunmezdim bile. oysa dunyanin hali iste gun geldi bize de nasip oldu. Evet, amerikaya geleli uc aydan fazla oldu ve nihayet gecen hafta NewYork denen dunyanin en kalabalik ve olaganustu sehrine ayak bastim. hatta ayak basmakla da kalmadim, araba kullandim kendime bile sastim. NewJersey istikametinden gelirken kullandigim kopru beni once Queens tarafina cikardi. hep merak ederim zaten Queens bulvarini ve o civarda hayatin nasil oldugunu. Ardindan Manhattan'a gectik. acikcasi tum bu hizli akan trafik boyunca nereden nasil ciktim nereye girdim pek fazla hatirlayamiyorum. arkadaslarla dedik ki boyle arabanin icinde NewYork gezilmez, biraz cikalim dolasalim. cektik arabayi CBS binasinin onune. bir saatlik park ucretini odedikten sonra basladik Manhattan sokaklarinda turlamaya. boyle anlarda da insanin aklina bir sey gelmiyor ki kardesim. insan bi Empire State binasina cikar ne bileyim ozgurluk anitini falan gormeye gider. yok, biz kalktik su meshur Central Park'a girdik. hani sirf meshur oldugundan yoksa park mi gormedik hayatimizda. zaten bes dakka ya surdu ya surmedi parktan ayrildik. sonra, sokak ressamlarini, koskoca newyork sokaklarinda cirit atan faytonlari ve mis gibi (!) kokan atlari yakindan musahede ettik. abi kesin bi Turk cikacak karsimiza sartlanmisligiyla iki Turke rastladik. Sony, IBM, Apple, Trump binalari arasinda saklambac oynadik. Misirli musluman kardeslerimizin helal olduguna dair israrlarina dayanamayarak pilav ustu doner benzeri Gyro denen bir fast-food turunu denedik ve inanin bir saat kadar kisa suren bu gezintinin her anini buyuk bir heyecan ve saskinlikla gecirdik. Brooklyn taraflarinda ise Okyanusun insana huzur veren manzarasinda ufka daldik kisa sure de olsa. Cift kapli koprulerin turkiyeye en az bir elli sene icinde ugramayacaginin bilinciyle ne kadar sansli oldugumuzu dusunduk. Bu gezi sayilmaz dedik evin yolunu tuttuk ve en kisa zamanda adam gibi gezmek sozunu verdik. Ne diyelim, Allah bir gun sizlere de nasip etsin...

New Jersey'de bir nehir yolculugu...


Gezdikce goruyor, gordukce yasadigini hissediyor insan. etrafinda olup bitenleri yakalabilmesi icin de zamana ihtiyca duyuyor elbette. biz de bu firsatlari kacirmayip bir kac yeni mekan daha gorup icimiz acilsin, biraz daha huzur bulalim telasindayiz. nitekim, gectigimiz persembe gunu bir vesileyle orta new jersey'nin batisina dogru yol aldik. haritadan, yol bilgilerini aldigimiz lambertville kasabasina dogru yolculugumuza basladik. baskent trenton in kenarindan gectikten sonra, yolculugumuz delaware nehri boyunca devam etti. Amerika'da en sevmedigim sey otoyollarda seyahat ederken yanindan gectiginiz sehirleri, kasabalari goremiyor olmaniz.illa ki bir exit'ten cikmalisiniz ki soyle bir etrafi gorebilesiniz. Bu yuzden de state route ya da county route olarak da bilinen ara yollari daha cok seviyorum. Bu yolculukta da Trenton sehrinin tam icinden gecen route 29, keyifli bir yolculuk yapmamiza imkan verdi.

Trenton in sonrasinda yol boyunca nehir manzarasi ve nehrin karsi yakasindakine pennsylvania eyaletine baglayan devasa kopruler de yolculugun diger keyifli unsurlariydi. West Amwell diye bilinen kasabaya yaklastikca nehir kenarindaki parklar, sag tarafimizda yukselen kayaliklar, ormanlik bilge ve eski tip kasaba evleri de gercekten gorulmeye degerdi. Bir kac defa kucuk yerlesim yerlerinden gecmis olmama ragmen, bu kasaba bana her zamankinden farkli gorundu. Tarlalar, hayvan ciftlikleri, kucucuk bir marketin bulundugu alisveris kompleksi bile bu sicacik havayi vermeye yetti de artti. Ozetle, yolunuz bu taraflara duserse, iki eyaleti birbirinden ayiran Delaware nehri boyunca yolculuk yapmanizi, baskent Trenton'i gezdikten sonra kuzeye dogru yolunuza devam etmenizi, sonrasinda Washington Crossings State Park'ta bir tur atmanizi, ardindan Lambertville dolaylarinda o kucucuk kasabalari gormenizi siddetle tavsiye ederim.

Okyanusa Uzanan Bir Yolculuk

Yazdan kalma bir günden deyip güneş ışığının tüm cazibesine dayanamayarak attım kendimi yollara. istikamet okyanus kiyişinda herhangi bir yer, bir süreliğine maviliklere dalıp gitmeye müsait bir sahil kasabasıydı. New Jersey'de eyelaeti bir uçtan diğer uca bağlayan pek çok yol var. Bu kez, güneyde doğu ve batıyı birbirine bağlayan 30 nolu yolda okyanus tarafına doğru hem bir yandan yeni yerler görmek hem de yolun sonunda denize açılmak üzere yola koyuldum. Yol boyunca görülmeye değer parkları, ormanları, göletleri ve hayvan çiftlikleri ile sırasıyla Berlin, Atco, Hammonton, Abşeçon kasabaları ve Egg Harbor City'den geçerek Atlantic City'ye vardım. Bir önceki yazıda da söylediğim gibi, amaç yeni yerler görmek olduğu için otoyolu değil bir ara yolu tercih ettim. Yani, daha kestirme olarak bilinen Atlantic City Expressway'den gitmedim.
 
Yaklaşık bir saat süren bir yolculuk sonrasında Atlantic City'ye vardım. Bugüne kadar bu şehir hakkında yaygın olarak bilinen bir gerçek var ki, o da insanların bu şehre kumar oynamak için geldikleri. Hakikaten, şehrin girişinde koca koca levhalarla sizi kendi casino'larına davet eden pek çok kumarhaneye şahit olabilirsiniz. A.C, bugüne kadar gördüğüm şehirler içinde farklı bir düzene sahip olmasıyla dikkatimi çekti. Öncelikle, her bir caddeye bir eyaletin ismini vermişler, Maryland Ave. Virginia Ave. gibi. Biraz Washington D.C.yi çağrıştırdı bu özelliğiyle. Sonrasında şehir kışın ortasında olmamıza rağmen canlılığı, kalabalıklığı ve yoğun trafiğiyle bir cazibe merkezi olduğunu bizlere gösteriyor zaten.

Trafik oldukça yavaş akıyor, bu yüzden şehre gelirseniz otomobilinizi şehrin girişinde bir yere park edip, bizim minibüslere benzeyen şehir içi ulaşım araçlarını kullanmanızı tavsiye ederim. Zira her 100 metrede bir trafik ışıklarına yakalanmak yerine sherin caddelerinde yürümek çok daha keyifli olsa gerek. Resimde görüldüğü üzere, şehre trenle de ulaşım mümkün.

Bu keşmekeşliğiyle aradığım sahil kasabası atmosferini bulamadığım A.C.yi bu kez Atlantic City Expressway otoyolundan kaçarak terk ettim. Biraz daha güneye Cape May'e doğru uzanma düşüncesiyle Garden State Parkway'e girdim ve Ocean City tabelasını görünce bir de burayı görelim bakalım dedim kendimce. İyiki de öyle yapmışım. Sakin sokakları, küçük yerleşim alanı ve ücretsiz araç parkı imkanıyla Ocean City gerçekten bir sahil kasabası tadındaydı. Zaten şehre girer girmez tabelalar sizi doğrudan plaja götürüyor.

Resimde az çok seçildiği üzere, kumsalı ve kayalıklarıyla sahil şimdilik boş. Duyduğuma göre okyanusun suyu haziran ayında bile oldukça soğuk oluyormuş.

Sahil boyunca tahtadan kurulu yürüme yolu ve yol boyunca irili ufaklı alışveriş dükkanlarıyla Ocean City, yaz ayları için güzel bir tercih olabilir.

Pennsylvania'dan tabiat manzaraları

Amerika'nın doğu eyaletlerine gelen pek çok kimseden hemen hemen aynı yakınmayı ışıtırsınız. Bu ülkede hiç dağ, tepe yok mu, her yer hep böyle düzlük mü? Hakikaten, New Jersey, Maryland, Virginia ve New York dolaylarında ne bir yükselti ne de bir tepe görmeniz imkansızdır. O yüzden dağ yürüyüşü vb. hobileriniz varsa yaşayacağınız eyaleti seçerken bunları göz önünde bulundurmalısınız.
 
Bizim gibi, memleketin dört bir yanı sıradağlarla çevrili bir ülkenin insanı şöyle etrafına baktığında karlarla kaplı yüce dağlar görmek istiyor zaman zaman. Hatta, Baltimore'da bir Koreli arkadaşım bu ülkede en çok dağda kamp kurmayı özlediğini söyler dururdu.
 
Peki durum bu kadar çaresiz mi? Elbette hayır. Az önce sıraladığım eyaletlerde her ne kadar herhangi bir yükselti bulamasanız da Pennsylvania eyaleti'nde bu hasretinizi giderebileceğiniz pek çok seçenek mevcut. Sırayla bu doğa güzelliklerinden söz etmek istiyorum.
 
Güney-doğu pennsylvania'da yaşayanlar ya da bu bölgeye yakın olanlar için ilk alternatif Pocono dağları. Yaklaşık olarak Penssylvania'nın merkezinde bulunan bu bölge, kışın kayak turizmi için yazın da kamp yapmak için oldukça tercih edilen bir ilgi merkezi. Bu bölge hakkında bilgi almak, gezip görülecek yerleri yakından tanımak ve kalınacak yerlerin listesini almak için Pocono Mountains web sayfasını ziyaret edebilirsiniz.

Pennsylvania, doğa güzellikleriyle özellikle de birbirinden güzel golleriyle adeta bir Türkiye'nin goller yöresini çağrıştırdı bende. Özellikle, Pocono bölgesini geçip biraz daha kuzeye gittiğinizde, yamaç üzerine kurulmuş bir şehir görüntüsünde olan Scranton ve civarındaki irili ufaklı göller, yol kenarından akan dereler, Amerika'da ender rastlayacağınız köyler ( village ) insana bambaşka duygular yaşatabiliyor.
 
Örneğin, Amerika'nın köylerinin bile kendine has bir yerleşim düzeni olduğunu, çiftliklerin ve tarlaların arasında yükselen evlerin kalite ve estetik yönünden büyük şehirleri aratmadığını, benzin istasyonlarından tutun da WalMart'a kadar her türlü imkanın 5-10 mile kadar yakınlarda olması bu sözünü ettiğim farklılıkları gözler önüne seriyor.

Scranton yakınlarında Lake Winola isminde bir köyden geçme fırsatım oldu. Golden ismini alan bu yerleşim yeri etrafı tamamen göle nazır evlerle çevrili sessiz sakin bir kasaba görünümünde. Öyle ki, golün sadece dörtte biri kenarına arabanızı çekip güzelim manzarayı izlemenize olanak tanıyor.

Pennsylvania'dan söz açılmışken herhalde Penn's Cave adındaki mağara ve hayvanat bahçesinin bulunduğu tabiat parkından bahsetmeden olmaz diye düşünüyorum. Eyaletin bana göre oldukça batısında kalan bu doğa harikası bana yine bizim Göller Yöresi'ndeki mağaraları hatırlattı. Eğer fırsatınız olursa bu taraflara yolunuz düşerse bu güzellikleri temasa etmekten geri durmayın derim. Pennsylvania hakkında elbette daha bahsedilecek çok şey var, ama şimdilik ben yalnızca gördüklerimle yetineyim.

Boston izlenimleri...

Amerika'ya geldiğim günden beri belki de en çok methini duyduğum ve dolayısıyla gitmeyi arzu ettiğim şehirlerden biri de Boston'dı. Geçtiğimiz günlerde bir günlüğüne de olsa Boston ve gıyabında Massachusetts, Connecticut ve Rhode Island eyaletlerinden geçme fırsatım oldu. Bu yazıda kısaca sizlere izlenimlerimi aktarmak ve az da olsa Boston ile diğer Amerikan şehirlerinin ve Avrupa kentlerinin bir karşılaştırmasını yapmak niyetindeyim.
 
Öncelikle sizlere yol güzergahımızdan söz edeyim. Güney New Jersey'den başlayan yolculuğumuz New Jersey Turn Pike olarak bilinen ve eyaleti Kuzey Güney istikametinde birbirine bağlayan otoyol üzerinde New York eyalet sınırına kadar sürdü. Ardından, Doğu şeridini bir baştan bir başa dolaşan meşhur 95 nolu yola bağlanarak sırasıyla Connecticut ve Rhode Island eyaletlerinin birbirinden harika doğa manzaraları eşliğinde devam etti. Gezinin bu kısmının oldukça heyecan verici ve büyüleyici olduğunu söyleyebilirim. Özellikle yol boyunca irili ufaklı gölleriyle göz zevkimize hitap eden Connecticut'ın okyanus kenarında kurulu olan New Haven şehrinden geçerken şahit olduğumuz manzara karşısında hayranlığımızı gizleyemedik. Amerika'ya ilk gelen yerleşimciler bildiğiniz üzere ilk olarak Doğu kıyılarına geliyorlar. Dolayısıyla bu topraklar oldukça eski ve tarihi binalara ev sahipliği yapıyor. New Haven'da Amerika için oldukça eski sayılabilecek bir yerleşim yeri ( Kuruluş yılı 1638 ) Bu özellikleri avantaja dönüştürmeyi hedefleyen şehir yönetimi de hazırladığı online gezi sitesiyle de ziyaretçilerin merka ettikleri her türlü konuyu ( ulaşım, konaklama, gezilecek mekanlar ) bu sayfalarda sunmaya çalışmışlar. Ayrıntılı bilgi için
http://www.cityofnewhaven.com/Guide/index.asp
 
Gezimizin ikinci durağı en az Connecticut kadar doğa güzelliklerine sahip, küçük olmasına karşın adından sıkça söz ettirmeyi başarmış bir eyalet Rhode Island. Girintili çıkıntılı koylarıyla bana Ege sahillerini hatırlatan bu eyaletin en önemli yerleşim yeri Providence. Her ne kadar şehir merkezine girmemiş de olsak, yol boyunca sağlı sollu şehrin sokak ve caddelerini görme liman kenarından okyanus manzarasını temaşa etme imkanımız oldu. Yine şehrin kısa bir tanıtım videosunun yer aldığı tanıtım sayfalarını gezerek daha detaylı bilgi almanız mümkün.
http://www.pwcvb.com/Visitors/infoCenter.cfm

Yol boyunca seyirlik de olsa görme imkanımız olan bu güzel yerleşim yerlerinden sonra artık Boston'dan söz etme zamanı geldi. Boston hakkında bugüne kadar duyduklarım pek çoğumuzun bildiği Harvard ve MIT'nin bu şehirde olmasının ötesindeydi. Dünyaca ünlü pek çok akademisyenin durak yeri olan bu kentin alışılageldik Amerikan şehirlerinden farklı bir kimliği olduğu söyleniyordu. Tarihi dokusu, şehir içi ulaşım araçları, cadde ve sokaklarındaki canlılık ile daha ziyade bir Avrupa şehrine benzediği duyumlarını almıştım. Bunların yanında bir de Boston’ın kültürlü insanların şehri olduğu, yoğun bir öğrenci nüfusuna sahip olduğu bilgisine de ulaşmıştık. Velhasıl, gidip gördüğümüzde tüm bu sözü edilenlerin doğru olduğunu bilfiil müşahade ettik efendim.

Şehrin girişinde once bizleri tanıdık bir ulaşım aracı karşıladı: Tramway. Şehrin dış kısımlarında başlayıp bir kaç farklı hat üzerinde çalışan tramway bize hem tanıdık geldi hem de alışılmılışın dışında bir şey olduğu için bizlerde şaşkınlık yarattı. Şehrin diğer ulaşım araçları olan otobüs ve T olarak kısalatılan yer altı treni de toplu taşımacılıkta oldukça büyük bir yükün altına girmişler. Hemen her doğrultuda istediğiniz vasıtayı kullanarak oldukça pratik bir şekilde yolculuk yapmanız mümkün. Biz metroyu kullandığımızda tek yön gidiş bileti 2 dolar’dı. Ancak yer altı treni bizim metro’nun yanında biraz komik kalıyor. 1915 yılından bu yana kullanılan bu tren biraz küçük ve dar Alana sahip olmakla birlikte önümüzdeki yıllarda daha konforlu yolculuk için yeniden yapılandırılıyormuş.



Metro’dan indikten sonra kendimizi bir kütüphanede bulduk. Rehberimizin anlattığına göre Amerika’nın en eski kütüphanelerinden biriymiş Boston Halk Kütüphanesi . Bina içerisindeki heykelleri, geniş ve ferah okuma odaları, zemin kattaki sergi salonu ve havuzlu avlusuyla gerçekten Boston’ın ruhunu yansıtıyor. Her ne kadar bana yerleşim olarak Baltimore’daki Enoch Pratt Library’yi hatırlatsa da sanatsal yönüyle zannediyorum pek çok kütüphaneden ayırt edebilmek mümkün.

Kütüphane’nin hemen karşısında dikkatimizi çeken iki unsur oldu. Bunlardan biri kocaman kabartmaları ve ihtişamlı duruşuyla Trinity Kilisesi, diğeri de kilisenin hemen önündeki meydana bitişik fıskiyeli havuz. Kilisenin belli ki bir tarihi değeri vardı ki ziyaretçileri oldukça fazlaydı. Biz bu ve bir kaç kilise girişi ücretli olduğu için şehrin mezarlıklara yakın bölgesindeki (Park Street) başka bir kiliseyi gezmeyi tercih ettik. Gezdiğimiz kilisede odacıklar şeklinde ayrılmış kabinler dikkatimizi çekti ve bir süre bu konforlu koltuklarda oturarark geçmişe doğru bir yolculuk yaptık.

Park Street, şehrin merkezinde geniş bir araziye kurulu bir parka sahip. Park, dinlenmek ya da güneşin tadını çıkarmak isteyenlerle dopdolu. Öyle ki oturmak için boş bank bulamıyoruz ve çimlere yayılıyoruz. Tıpkı pek çok Boston’lının yaptığı gibi. Park’ın hemen yakınında bir de mezarlık bulunuyor ki neredeyse Amerika’ya gelen ilk yerleşimcilerin mezarlarını görmek mümkün (ölüm tarihi 1681 yazan bir mezar taşına rastlıyoruz. ) Mezarlıkta Amerikan tarihinde önemli yere sahip olan ve aynı zamanda bağımsızlık bildirisinde attığı imza ile meşhur olan John Hancock’un da anıtı bulunmakta.
 
Cıvıl cıvıl sokaklarda latin ezgileriyle etrafımızı kuşatan sokak müzisyenlerine rastlıyoruz.Boston’da bu kadar yeri dolaşmanız bir kaç saatinizi albileceği gibi yürümeye alışkın olmayan bedeninizde de yorgunluğa sebep olabilir. Bunun haricinde şehir merkezinde bir kaç Türk lokantası ve kafeteryası olduğu bilgisine sahip olmakla birlikte elimizde adres olmadığı için şehir merkezinden uzaklaşıyor ve yolculuğumuzun ikinci durağı olan Harvard Ünivesitesi kampüsüne ilerliyoruz. Şehir merkezinden bir köprü ile ayrılan bir başka kara parçasına geçiyoruz. Köprünün üzerinden denizde yüzen tekneleri, yelkenlileri ve sahil kenarında yürüyen insanlarıyla muhteşem Boston manzarasını seyrediyoruz. Bir süre sonra rehberimiz etrafımızda gördüğümüz binaların MIT (Massachusetts Institute of Technology) ‘ye ait olduğunu bizlere anımsatıyor. Ardından oldukça büyük bir kalabalığın olduğu sokaklardan geçiyoruz ve bu kez Harvard Üniversitesi’nde olduğumuzu öğreniyoruz. Harvard, beklediğimiz kadar bizleri etkilemiyor. Söylemeden geçilmeyecek bir iki not Dünyanin en fazla kıtabına sahip olduğu söylenen kütüphanesi ve her gelenin ayağına dokunmak için sıraya geçtiği kurucusunun heykeli.

Gezimiz burada sona ererken ben, Amerika’da farklı bir ülkeye gelmişim gibi bir hisle ayrılıyorum Boston’dan. Etrafta gördüğümüz hemen herkesin ya öğrenci, ya akademisyen ya da elinde kitap bir köşede sessizce ilim irfanla meşgul olduğunu gördüğümüz bu kentin bize bir kaç gömlek fazla olduğu kanatiyle şehirden ayrılıyoruz.

Virginia izlenimleri

Virginia izlenimleri...

Yediğin içtiğin senin olsun, bize gezdiğin gördüğün yerleri anlat diyorlar. Üç günlük Virginia-Maryland seyahatinin ilk durağı olan Virginia Beach, Norfolk bölgesinden söz edeceğim.
Her yazıda olduğu gibi önce nasıl gidilir’den başlayalım. Kuzey’den, özellikle New York New Jersey bölgesinden gelecek olanlar için iki alternatif yol mevcut. Delaware sınırlarında başlayan birinci alternatif yol, Washington DC civarından da geçen meşhur 95 nolu otoyol sistemi. İkinci alternatif ise, ki ben size bunu tavsiye edeceğim, yine Delaware-Maryland-Virginia eyaletlerinin üçüne de ait sınırların bulunduğu yarımada üzerinden geçiyor. Bu yolun güzelliği üç eyaleti birden peşi sıra görmenin yanında her eyaletin kendine has doğal güzelliklerini de aynı zamanda müşahade edebilmeniz.


Delaware nere ola ki?
Delaware, Amerika’nın kurulan ilk eyaleti. Oldukça küçük bir alana ve bir o kadar da az nüfusa sahip. İlk eyalet olmasından dolayı özel bir statüye sahip ki, satın aldığınız hiç bir şey için vergi ödemiyorsunuz. Bu da alışveriş meraklıları için bir tercih nedeni olabiliyor. Kimi zaman yol üstünde durup mola verilecek devasa alışveriş merkezleri görmeniz de yine bu talebe binaen ortaya çıkmış denilebilir. Delaware’ın yolları da alabildiğine geniş ve aynı zamanda yemyeşil doğa güzellikleriyle insana yolculuk boyunca huzur veriyor.


Chasepeake Bay Bridge Tunnel
Maryland’a geçtiğinizde aynı doğal güzellikler devam ediyor ve çok geçmeden Virginia sınırlarına giriyorsunuz. Bu bölgenin adı artık Chasepeake Koyu olarak anılıyor ve birazdan sizi hayatınız bambaşka bir yolculuk deneyimine hazırlıyor. Harita’dan baktığımda Chasepeake Bay Bridge Tunnel olarak gördüğüm ve yaklaşık 25 kilometre uzunluğunda olduğunu tahmin ettiğim bu köprü hayli ilgimi çekmişti. Hatta etrafımdakilere sorduğumda kimileri tünel, kimileri de köprü demişti ben tam olarak zihnimde bunu canlandıramamıştım. Önce bir köprü olarak başlayan bu devasa bağlantı, iki defa tünel şekline giriyor ve size tarifi mümkün olmayan bir deniz üstü ve altı yolculuk zevkini yaşatıyor.


Ve Norfolk...
Aslında köprüyü geçer geçmez ayak bastığınız ilk bölge Virginia Beach olarak biliniyor. Hemen bir bağlantı yoluyla Norfolk’a geçiyorum. Norfolk, bugüne kadar gediğim gördüğüm yerlerden biraz farkli bir yerleşim yeri. Daha ziyade Naval Base ( Donanma üssü ) ve Old Dominion Üniversitesi’yle isim yapmış bu kent aynı zamanda denizin ve yeşilin bir arada paketlenmiş sunulmuş bir versiyonu. Yollar yine bir Virginia klasiği olarak geniş, hatta orta kısımlarında çim şeritler bulunmakta. Bildiğiniz şehir merkezi pek yok, dağınık bir yerleşim düzeni hakim. Türk nüfus New Jersey kadar abartılı sayılmasa da azımsanmayacak kadar. Pek çoğu öğrenci olan Türk nüfusu aynı zamanda pizzacılık mesleğine de el atmış durumda. Hatta buralara kadar gelip, iş kuran Giresun-Yağlıdere’li yurdumun insanlarıyla da tanışıyoruz. Türklere ait henüz bir cami yok, üniversitenin hemen yakınındaki İslamic Center’da namazlar kılınıyor ve Türk aileler fırsat buldukça önemli günlerde bir araya gelmeye çalışıyorlar.

Norfolk’ta beni en çok şaşırtan şey, New Jersey’de dahi –bazı bölgeler hariç- karşılaşmadığım yoğun zenci nüfusu oldu. Zira Virginia hep red-neck denilen beyaz Amerikalılar’ın ve üst gelir grubu insanların yaşadığı bir eyalet olarak bilinir. Ancak, zencinin de en kötüsü olarak tarif edilen siyahi vatandaşlar özellikle pizza işiyle uğraşan Türklerin başına dert olmuş vaziyette. Hatta, soygun ve silahlı saldırı gibi talihsiz olaylar da yaşanmış yakın tarihlerde. Bir de köşe başlarında birbiriyle sohbet eden beyaz ve siyah Amerikalıları görünce yaşadığım şaşkınlığı arkadaşım, aralarında muhtemelen drug ilişkisi var şeklinde izah etti.


Bir kıyaslama : Virginia Beach & Atlantic City
Amerika’nın doğu sahil şeridinde bilinen belli başlı turizm merkezleri var. Bunlardan ilki, kumarhane cenneti olarak da anılan Atlantic City. Bir diğeri de upuzun kumsalıyla civar bölgelerden turistlerin akınına uğrayan Virginia Beach. İki şehrin plajlarını birbiriyle kıyasladığımda ciddi farklılıklar görüyorum. Örneğin Atlantic City’de tıpkı Ocean City’de olduğu gibi BoardWalk denen tahtadan yapılmış bir yol var sahil boyunca uzanan. Bu yolun bir tarafında kumsal, diğer tarafında ise alış veriş mağazaları, restaurantlar ve su parkları mevcut. Virginia Beach’te ise bu saydığım dükkanlar kumsalın hemen paralelinde uzanan cadde üzerinde konuşlanmış. Sahilin hemen kenarı yüksek tel binalarına ayrılmış. Bu haliyle bana biraz bizim sahilleri hatırlattıysa da, otellerin birbirine bu kadar yakın olmasını açıkçası yadırgadım. Ayrıca, boardwalk hadisesi sanırım burda biraz farklı yorumlanmış. Öyle denize paralel tahtadan yol yok, onun yerine betondan bir yürüyüş yolu yapılmış. Boardwalk ise, denize paralel değil, denize dik uzanan ve yerden oldukça yüksekte güzel bir manzarası bulunan apayrı bir yer olarak düşünülmüş. Ancak, bu tahta yolda yürümek 2 dolar gibi bir ücrete tabi. Dilerseniz, okyanusun hemen kenarındaki bu yol üzerinde balık da tutabiliyorsunuz.


First Landing State Park
Virginia Beach’in sahilinden ayrılıyoruz, Norfolk’a doğru yol alıyoruz. Bu iki şehri birbirine bağlayan upuzun bir yol var. Tarz olarak bizim NJ’in 130 nolu yoluna benzettim. Sağı solu alışveriş mağazaları, benzinlikler ve araba galerileri ile dolu upuzun bir yol. Bu yolun üzerinde sağlı sollu yer alan bir park var. Bir tarafı piknik yapmak isteyen ailelere yönelik ormanlık geniş bir arazi. İçinde koşu ve bisiklet yolları bulunan bu orman içi mesire yeri bizlere oldukça tanıdık geldi. Yolun karşı tarafı ise kamp yeri olarak ayrılmış. Kamp yeri dediğimizde aklınızda nasıl bir şey oluştu bilemiyorum ama kısaca tarif etmeye çalışayım. Kamp alanı hemen denizin kenarında. Deniz değil, okyanus olmasın senin şu dediğin diyenler için biraz konuya açıklık getireyim. Amerika’da bizim bildiğimiz okyanus kenarları hep dalgalıdır ve rahatça yüzmek pek mümkün değildir. İnsanlar da daha ziyade surf yapmak, güneşlenmek ya da sırf deniz suyuna girip çıkmak için tercih ederler bu bölgeyi. Ama bu sözünü ettiğim bölge, okyanusa doğrudan açılmayan bir koy olduğu için, biraz bulanık da olsa durgun bir suya sahip deniz görünümünde. Yüzmesi daha rahat ve Virginia Beach kadar kalabalık olmadığı için ortam olarak daha nezih.


Dönelim kamp yerine. Kamp yerleri, ağaçlıklar arasında birer musluğu, tahta masaları bulunan boşluklar olarak tasarlanmış. Karavan sahibi aileler için elektrik imkanı da sağlanmış. Kampın merkez bölgesinde wc’ler, duş alma yerleri, çamaşır yıkama merkezi ve küçük bir market de ilave edilmiş. Kısacası her şey düşünülmüş. Kamp yapmayıp sadece denize girmek isterseniz de günlük sadece 4 dolarlık park ücretini ödemeniz yeterli.

Mt. Trashmore District Park
Virginia Beach’teki son durağımız da bir piknik alanı oluyor. Piknik alanı, mütevazi bir gölün etrafına kurulmuş.Koşmak, yürüyüş yapmak, voleybol oynamak, toplu ısınma hareketlerı yapmak ve özellikle de ailecek barbekü yapmak isteyenlerin tercih ettiği bu bölge, girişi ücretsiz olmasıyla da ilgiye değer.


Williamsburg
Ve gezimizin son durağı Amerika’nın tarihinin en önemli merkezlerinde biri olan Williamsburg oluyor. Jamestown ve Yorktown’ı da içeren bu bölge ilk İngiliz kolonilerinin Amerikan kıtasına çıktıkları yer olarak biliniyor. Neredeyse üçyüz yıllık bir tarihi olan Amerikan Hükümeti, bu bölgeyi aslına sadık kalarak turistler için mutlaka görülesi bir cazibe merkezi haline dönüştürmüşler. Ben bu yerlşim yerlerinden yalnızca Williamsburg’ı görme imkanına sahip oldum.
 
Norfolk üzerinde yola çıktığınızda yaklaşık bir 45 dakikalık yolculuktan sonra Williamsburg Visitor Center’a ulaşıyorsunuz. Bu bölgey araçlarınızı park edip, civarı dolaşmanıza yardımcı olacak otobüslere binebilirsiniz. Eğer, tur halinde geldiyseniz de yine bu merkezde çevre gezisine başlamanız isabet olacaktır. Biz, Türk mantığındaki turistler olarak doğrudan kasabayı ziyaret etmeyi tercih ettik. Kasaba topu topu iki uzun cadde üzerine kurulu evlerden oluşuyor. Bu caddelerden birinin üzerinde o zamanların postanesi, kilisesi, lokantası ve evleri tarihi yapısına uygun bir şekilde tekrardan ziyarete açılmış. Etrafta eski zamanların kıyafetleriyle dolaşan giyen amcalar ve teyzeler görüyorsunuz. Hatta bir tanesi yalnızca bankta oturup örgü örmekle meşgul.
 
Evler mümkün mertebe birbirlerine bitişik ve ufak da olsa bahçeleri var. Asfalt yolların üzerinde at arabaları tarihin sayfalarından çıkıp gemişcesine etrafta ziyaretçileri dolaştırıyor. Etraf alabildiğine sessiz ve insanlar ‘vay be demek eskiden insanlar bu şartlarda yaşıyorlarmış’ şaşkınlığındalar. Oysa, bu bölge bana memleketimi, bir Kiraz’ımı bir Beydağ’ımı aratmayacak kadar tanıdık geliyor. Sonuç itibariyle, Amerika’da bir zamanlar hayatın nasıl olduğunu merak edenler, kovboy filmlerinin atmosferine gitmek isteyenler ve tarihi filmlere de muhtemelen ev sahipliği yapmış olan bu bölgeyi görmek isteyenlere olmazsa olmaz diyebileceğimiz bir yer.
Yolculuğumuz burada noktalanırken, henüz görmediğimiz yerleri – örneğin bir Busch Gardens- bir dahaki sefere bırakmak şartıyla Virginia’dan ayrılarak ayrılıyoruz.

30 Ekim 2005 Pazar

Romanya İzlenimleri


İki haftadan fazla süren Romanya maceramız sona ererken seyahat başlangıcından sonuna kadar hep anlatmayı düşündüğüm şeyleri burada dile getirmek istiyorum.

Şimdi nereden çıktı nasıl gittin sorularına cevap mahiyetinde kısa bir açıklama ile başlamak istiyorum:
Efendim, romanya’nın galati ( galats diye okunuyor) kentinde düzenlenecek olan bir etkinlik vesilesiyle bir haftalığına davet edildik. Yoğun iş temposu sırasında “bir ara hallederiz” diye baktığımız vize işlemleri bizim için büyük bir sorun oldu.

Vize almamız için gidiş dönüş bileti almamız gerektiği bize söylendi. Cuma gününe gidiş bileti aldık. İstanbuldan kargo ile gelmesi çarşambayı bulunca vize almaya gitmemiz Perşembe gününe kalmıştı. Bir günde vize alır ertesi gün de yola koyuluruz diye düşünüyorduk. Ancak hiç de düşündüğümüz gibi olmadı. Sabah erkenden gittim çok sıra oluyormuş diye. Ancak ya beş kişi vardı ya yoktu. Başvuru belgelerini iyi kötü aldıktan sonra bana demesinler mi: sizin vizeniz pazartesi çıkar, bir ihtimal yarın gelin dediler. Ben çileden çıktım tabi. Velhasıl, ertesi gün tekrar gittim. Ama bu süre zarfında kendi kendime düşündüm: Romanya gibi bir ülke bana vize uyguluyor; iki gün boyunca konsolosluk kapılarında bekletiyor; üstelik davet mektubumuz olmasına rağmen bize böyle davranmaları Türk vatandaşı olarak zoruma gitti ve eğer bugün de vermezlerse gitmemeye karar verdim. Bu fikrimi büyükelçiliğe de söyleyince işler değişti ve hemen vize hazırlandı.
Vizeyi alır almaz, Ankaradan Eskişehire yola koyuldum ve aynı gece İstanbula hareket ettik. Ve 19 saat sürecek Türkiye – Romanya yolculuğumuz böylece başlamış oldu.

Bilmeyenler için kısa bir not: Romanya otobüsleri sanılanın aksine Esenler’den değil, Aksaray’dan kalkıyor. Emniyet Garajı denen yeri bulmak da ayrı bir uzmanlık gerektiriyor.

Otobüse bindiğimizde sağımız solumuz hep Romen ve Roman vatandaşlarla dolu. Yeri gelmişken Romen ve Roman farkını da belirtelim. Romen dediğimiz Romanya vatandaşı oluyor. Romansa bizim burada da yaşayan Romanlar. Sanılanın aksine Romanya’da Romanlar öyle çok değil. Hatta oran olarak Türkiye’yle aynı diyebilirim gözlemlerime istinaden. Bizimle birlikte sadece şoförler Türk. Bir de Romanya’ya günü birlik gelmeyi planlayan bir genç.

Efendim, Türkiye sınırından ilk defa çıkıyor olmanın verdiği heyecanla Bulgaristan’a girdik. Vizemiz olmadığı için transit vize almak durumundaydık. Şoförlerimizin rehberliğinde ne Türkçe ne de İngilizce bilmeyen kaba saba yüzleri asık Bulgar görevlileriyle diyaloga geçen yine soförler oldu. İşte burada bir katakulliye geldik. Normalde gidiş dönüş vizesi almak hem hesaplı hem de doğru olanı iken Bulgar yetkili bize tek vize vereceğini söyledi. Bu dönüşte de tekrar vize almamız anlamına geliyordu. Bir de adam başı beş dolar rüşvet istemesin mi? İşte bu bize hiç inandırıcı gelmemişti. İşin içinde bizim türk şoförlerin olduğunu öğrenmemiz bizi öylesine tiksindirdi ki. Zira dönüşte kendi aracımızla gelmiştik ve kimse bizden rüşvet istemediği gibi neden duble vize almadığımızı sormuşlardı.

Bulgaristan sınırında bir saat kadar oyalanıp beş dolar da haybeye ödedikten sonra ilk yabancı devlet görecek olmanın verdiği merakla gece karanlığına rağmen gözlerimi dört açıp etrafı izlemeye çalıştım. Evler ve sokaklar ilk bakışta belirgin bir farklılık taşımıyordu. Yalnızca köy ve kasabalarda insanın gözü camiler arıyordu ve elbette yoktu. Bir iki saat yolculuktan sonra ilk molamızı verdik. Küçük bir market ve lokantadan ibaret olan bu dinlenme tesisi dahi diyemeyeceğimiz izbe yerde mecburen bir şeyler yemeliydik zira fena halde acıkmıştık. Lokantaya baktığımızda et yemekleri gördük. Yanımızda Bulgarca bilen biri vardı. Zaten yemeği düşünmediğimiz et yemeklerinin domuz etinden olduğunu söyledi. Çorba içelim dedik. Çorba da kalmamıştı. Biz de sadece ekmek alıp beraberimizde getirdiğimiz konservelere yüklendik. Markette ÜLKER ve ETİ marka bisküileri görünce sevinçten havalara uçtuk. Üstelik bu markette türk lirasının geçtiğini de duyunca epey bi rahatlamıştık. Bir ilginç not da tuvalet konusunda: kadın ve erkek aynı tuvaleti kullanıyorlardı, tuvaletler son derece pisti hatta sabun bile yoktu.

Yarım saatlik bir molanın ardından yola koyulduk. Gecenin ilerleyen saatlerinde önce Burgaz ve sonra Varna’dan geçtik. Her ikisi de sahil kenti olmasına rağmen Burgaz’a nazaran Varna çok daha gelişmiş bir şehir gibi duruyordu. Ayrıca sahil kenarındaki eğlence merkezlerinin hareketliliği iç kısımlardan bile kolayca fark ediliyordu. Bir de Bulgaristan sınırları içinde dikkatimizi çeken yol levhalarının hep Bulgar alfabesinde olması ve hiçbir şey anlaşılmıyor olmasıydı.
Ve Romanya…
Nihayet Romanya sınırına ulaşmıştık. Vizemiz olduğu için herhalde burada fazla beklemeyiz diye düşünmüştük. Ne mümkün. Önce İngilizce bilmeyen sınır polisleriyle yaklaşık bir saat kadar süren “neden geldiniz, ne yapacaksınız, kaç gün kalacaksınız, vizeniz neden bir haftalık, davet mektubunuz neden Türkçe” türünden oldukça gereksiz ve can sıkıcı bir prosedüre takıldık. En sonunda her şeyi etraflıca anlattıktan sonra tüm otobüsün boşaltılacağını ve eşyaların tek tek aranacağını söylediler. Tüm bu işlemler dört saat sürdü ve nihayetinde Romanya’ya girebildik.
Sabahın erken saatlerinde Köstence’ye vardık. Net olarak göremediğim için Köstence hakkında sağlıklı bir değerlendirme yapamayacağım. Yalnızca bir liman kenti olduğunu ve turistik öğelere sahip olduğunu söyleyebilirim. Gün aydınlandıkça tarlalardan ve köylerden geçiyoruz. Köylerde ilgimi çeken evlerin tek katlı olması ve hepsinin mutlaka bir bahçesinin bulunması. Bunun yanında bizdeki kahve geleneğinin yerini bar almış ve sokaklarda bira içiyor insanlar.
Köyleri ve geniş tarlaları geçtikten sonra ilk yerleşim birimi olarak Brail’in içinden geçtik. Brail, Galati’a 20 dakika mesafede bir yerleşim birimi. Yaklaşık 200.000 nüfusu var. İlk gördüğüm yerleşim birimi olması hasebiyle epey bir fotoğraf çektim. Sokaklar geniş ve düzenli, Türkiye’deki pek çok şehre nazaran daha planlı bir yapıya sahip denebilir. Her yer yeşillik. Ancak binalar oldukça eski ve bakımsız. Bu Romanya’nın her yerinde aynı. Kömünizm döneminin o tek renkli cansız binaları insanın içine büyük bir sıkıntı veriyor. Brail yakınlarında şifalı bir göl var. Havası şehir merkezine nazaran daha serin. Tuzlu suyu olan gölün kenarlarında banyolar var, insanlar bu banyolarda temizlenip hastalıklarına derman bulmaya çalışıyorlar. Bir nevi bizdeki kaplıcalar gibi.
Brail’i de geçtikten sonra Galati şehrine varıyoruz. Anlatılanlar bize Tuna nehri kenarındaki bu şehrin oldukça güzel ve yeşillik olduğu şeklindeydi. Şehrin girişinde nehir kenarında limanlar ve endüstriyel binalar dikkatimizi çekiyor. Yine geniş caddeler ve planlı yapılaşma. Bu şehre en büyük canlılığı veren Tuna nehri oluyor. 300.000 civarında nüfusuyla Eskişehir benzeri bir kent gibi dursa da bende daha ziyade bir kasaba izlenimi uyandırıyor.
Son olarak Galati’da dikkatimi çeken ayrıntılara yer vererek bitirmek istiyorum:
Geceleri 9’dan sonra hayat duruyor. Sokaklar bir o kadar sessiz bir o kadar da güvenli. Türkiye’deki kadar yaygın değil internet kafeler. Akşam saatlerinde internete girelim diye bulduğumuz kafe aynı zamanda oyun salonuydu. Önünde serseriler var diye girmedik. Gecelerin bu sessizliğine rağmen tek başına veya ikili gruplar halinde dolaşan bayanlara rastlıyorsunuz. Aklınıza kötü şeyler gelmesin, onlar köşe başlarında bekliyorlar.
Sokaklar uyuz köpeklerden geçilmiyor.Romanya’nın neresine gittiysek köpekler hep yerde uzanmış yatıyorlardı. Mesailer saat 15.00’te bitiyor. Cuma günleri ise 13.00’te. Çok çalışıp da nolucak, AB’ye mi giricez diye düşünüyorlar herhal. Erkeklerin çoğu alkolik ve kaba. Bunu gözlemlerimin yanı sıra Romen bayanlardan duydum. Zaten bu gerçeği çoğumuz biliyoruz ve doğu bloku kadınlarının türk erkeklerinde ne bulduklarından ziyade kendi erkeklerinde bulamadıklarını bilmemiz konuyu anlaşılır kılmaya yetiyor.
Gecenin ilerleyen saatlerinde büfelerde ve bakkallarda kadınları görmek çok daha garibimize gitti. Öğrendiğimize göre sabaha kadar da açıkmış bu iş yerleri. Neden kadınlar sorumuza: çünkü çalışmak zorundalar yanıtını alıyoruz.
Her şehirde tramvay sistemi var. Başkent Bükreş’te bir de metro istasyonu mevcut. Ortak özellikleri tramvayların da metronun da oldukça eski olması. Ancak yine de seneler öncesinden düşünülmesi ve ulaşım sorununa çözümler üretilmesi takdire şayan. Tramvay haricindeki ulaşım sistemi tam bir eziyet. Otobüs diye adlandırdıkları bizim minibüsler çoğu zaman kalabalık ve tercih edilmiyor. Daha ziyade maxi taxi dedikleri bizim dolmuş dengi araçlar revaçta.
Taksi fiyatları türkiye’ye nazaran oldukça ucuz. Herkes otobüslere binmek için uğraşırken bizi çoğu zaman taksiyi tercih ettik. Halkın alım gücü düşük olduğu için fiyatların geneli de Türkiye’nin oldukça altında.
Üniversiteler genelde kampus sisteminden uzak. Fakülte fakülte ayrılmışlar, her fakültenin kendine ait binası var. Öğrenci sayısı bizdeki kadar fazla değil doğal olarak. Bir tanesinin açılışına katıldık. Sınıflardan birine girdik. Gözlerim Osmangazi Üniversitesi’ni aradı :)
Gelelim yemeklere. Yüzde 80 domuz eti kullanılıyor. Diğer yemeklerinse tadı bizimkilerden oldukça farklı. Hatta ilk birkaç gün lezzet namına hiçbir şey bulamadan sırf aç kalmamak uğruna yedik diyebilirim. Güzel pizza yapan bir restaurant keşfettikten sonra kendimize geldik diyebilirm.
Evlere ayakkabıyla giriliyor. Yalnızca bir eve girdiğimiz için tüm Romenleri aynı sınıfa sokmak istemem. Bizi misafir eden ev sahibi evde köpek beslediğinden halılar oldukça pis ve ev tamamen bakımsızdı. Ayakkabıyla gezilmeyen evlerde ise yine ayakkabılar içeride çıkarılıyor.
Giyim konusunda bayanlar oldukça cüretkar. Mini etek giyenleri görünce ya etek giymeyi unutmuşlar ya da bizim buradakiler mini değil diyor insan. Tabi ahlaki değerlerin mümkün mertebe buralardan uzak durduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Sokak ortasında gayet rahat samimi pozlar veren çiftler görmek işten bile değil…
Marketlerde türk malları bulmanız mümkün. Ama en büyük alışveriş merkezi Billa’da tek bir kalem dahi türk mamulü bulamamış olmak bizleri bir hayli üzdü.
Televizyon kanalları filmleri, dizileri orijinal lisanıyla verip altına altyazı bindiriyor. Buna rağmen İngilizce bilenlerin sayısı oldukça az.
Belki de daha anlatılacak çok şey var ama bir gezi yazısı için bunlar fazla bile. Çok okuyan mı çok gezen mi demişler. Gittik gördük, sizlerle paylaşalım istedik. Vesselam.