Eyaletler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eyaletler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Şubat 2008 Salı

Gez Dünyayı Gör Florida’yı

Elbette dünyayı gezmeden böyle bir söz söylemem size oldukça iddalı gelebilir. Ancak, Florida’da yaşayan yüzlerce farklı milletten insan da benimle aynı görüşü paylaşıyor olmalılar ki, dört mevsim güneşin eksik olmadığı bu tatil beldesini kendilerine mekan olarak seçmişler.
Florida eyaleti ve Miami şehrine dair bildiklerim yine televizyonlardan edindiğim bilgilere dayanıyordu. Bir de Will Smith’in bir dönem dilimize dolanan şarkısı ‘Welcome to Miami’ aklıma geliyordu. Tüm bu imgeler zihnimde nasıl oluyorsa palmiye ağaçlarına dönüşüyordu ki hiç de yanılmıyor olduğumu sonradan görecektim.
Florida’ya gidişimiz ansızın oldu, hayatın pek çok kararı son anda veren biz gibiler için bu çok da şaşırtıcı değildi aslında. Pazar günü Ft. Lauderdale şehrinde düzenlenecek olan Türk festivaline katılma bahanesiyle kış ortasında yazın tadını çıkarma amacı güden gezimiz Cuma akşam Philadelphia’dan kalkan uçakla başladı.
Uçak biletlerini bir hafta öncesinden alma girişimlerimiz esnasında, Ft. Lauderdale’e uçak bulamamış olmamız bile bizi gitme düşünesinden alıkoyamadı. Üç günlük tatili fırsat bilen Amerikalılar çoktan rzervasyonlarını yapmışlardı. Bu durumda bizde gidiş uçağı Orlando’ya dönüşü de Ft. Lauderdale’den olacak şekilde bir ayarlama yaptık. Orlando’ya gece 12 gibi indikten sonra bir otelde kalacak, ertesi sabah kiraladığımız bir araba ile Miami taraflarına doğru yol alacaktık. Hesaplarımıza göre arabayla 3 saatlik bir yolculuktu bizi bekleyen.
Bir Southwest hikayesi
Uçak biletlerini Southwest’ten aldık, yeri gelmişken bu firma alakalı biraz dedikodu yapalım. Geçtiğimiz yaz, mini etek giyen bir genç bayanı kıyafeti ‘uygunsuz’ olduğu için uçaktan indiren havayollarının ta kendisiydi bu. Genellikle muhafazakar ailelerin kendilerini tercih ettiğini söyleyen hava yolları bu uygulama yüzünde bir hayli gündemde kalmıştı. Bunun üzerine, uçaktan atılan genç ve alımlı bayan kanal kanal dolaşmış ve eteğinin boyunu göstererek ne kadar ‘masum’ olduğunu ispatlamaya çalışmıştı. Hatta, aynı bayan hazır fırsatı yakalamışken bir de meşhur bir erkek dergisine gayr-i ahlaki pozlar vererek milyonlarca doları da cepe atmayı ihmal etmemişti. İşin daha ilginç yanı, Southwest havayolları 70li yıllarda mini etek giyen hostes uygulamasını ilk başlatan şirketti ve internette yazan yorumlara göre bu konuyu sorun haline getirecek son şirket olmalıydı. Neden derseniz, Youtube’da bir aram yapmanız ve o yıllarda bu havayollarının hosteslerinin etek boyuna bakmanız yeterli olacaktır. Fazla sözü uzatmadan, böyle bir şirketle yolculuk yapmak da benim için ayrı bir anekdot oldu diyebiliim.
Uçak yolculuğu
Amerika’ya geleli neredeyse iki yol olmuştu ve ben uzunca bir aradan sonra tekrar uçağa binecektim. İç hat seferlerinde küçük uçakların kullanıldığı bilgisinden fazla tecrübem de yok denecek kadar azdı. Dolayısıyla, bu yolculuk da benim için ayrı bir ilk sayılırdı. Uçağın kalkmasına bir saat kala perona geldiğimizde önce check-in yapıldığını gördük. Bu işlemi internetten yaptığımız için doğruca bilet kontrol bölümüne ilerledik. Bu esnada, ayakkabılarımızı kemerlerimizi ve tüm elektronik cihazları da çıkararak x-ray’den geçtik. Biletlerimizde koltuk numarası yazmasına karşın, hostesin ‘ güzel bir bayan bulup yanına oturun’ sözünden anladığımız kadarıyla istediğimiz yere oturabileceğimiz sonucuna vardık. Uçağa binen son yolcular biz olduğumuz için de en arkalardan yer bulabildik.
Gece vakti olduğundan mıdır, yoksa uçak dar olduğundan mı ben pek bir sıkıldım uçağın içinde. Ardından yolculuğumuz başladı ve gece 11.30 civarı Orlando’ya indik.
Araba kiralama maceramız
Ardından ilk iş araba kiralamak oldu. Ancak bu göründüğü kadar kolay olmayacaktı. Çünkü, rezervasyonumuz yoktu ve kiralama şirketlerinde araba kalmamıştı. Uzun kuyrukların bulunduğu firmalar ise günlük 150 dolar gibi astronomik rakamlardan söz ediyorlardı. Bizde bu fiyatlar havaalanında böyle dışarda bir yerde bu fiyattan çok daha aşağıya kiralarız diye başka bir firmanın servis aracına binip şehre doğru yol aldık. Heyhat, bu firma bize diğerlerinden daha yüksek rakam söylemesin mi? Meğer, bu hafta sonu Daytona’da araba yarışları varmış ve her yer dolu olduğu için fiyatlar bu kadar yüksekmiş. Başa gelen çekilir hesabı biz de paşa paşa yüksek fiyattan da olsa arabamızı kiraladık.
Bu esnada diyalog kurduğumuz zenci çalışan da bizi gece yarısı hayli güldürdü. Eleman araba kiralamanın yanında bize gişelerden sınırsız geçiş ve navigation (otoyolda yol bulma sistemi) kiralamaya çalıştı. Maliyetleri olabildiğince minimuma indirmeye çalışan bizler de Florida’da hiç bir sokağı bilmememize rağmen bu tekliflerini geri çevirdik. Zenci eleman, bak kaybolursanız karışmam, florida’dan girer california’dan çıkarsanız dediyse de bizleri ikna edemedi. Hatta, kaybolursak seni arar yolu tarif et deriz diye de kafa bulduk elemanla. En komiği de elemanın bizim herhangi bir planımız olmadığını öğrendiğinde oldu. ‘Nasıl yani, ben Florida’ya gidiyorum deyip uçağa atladınız öyle mi?’ türünden sorularla şaşkınlığını gizlemeyen bu komik arkadaş içimizden birinin ‘Sen niye araba yarışlarına gitmiyorsun’ sorusuna da ‘150 dolar, çok istiyorsan sen git’ diye cevap verdi.
Orlando-Miami yolculuğu
Gecenin ilerleyen saatlerinde otel kiralamaktan vazgeçip basalım miami’ye gidelim görüşünde birleşince geceyi yollarda geçirdik. Araba sürmüyor olmama karşın arka koltukta kıvrana kıvrana sabahı zor etim. Hatta bir ara, girdiğimiz bir 7 Eleven mağazasına giren çıkan müşterilerin hispanik, zenci ve gangster tipli olmalarından tırstık ve hemen oradan uzaklaştık.
Miami ve civarı
Yolda dura dura geldiğimizden olsa gerek, Fort Laudardale şehrine vardığımızda saat sabahın yedisiydi. Sabahın seherinde ne bir esinti de de bir soğukluk vardı. Hava yumuşacıktı ve insanın içine huzur veren palmiye ağaçları da bu hislerimizi perçinliyordu. Kahvaltıydı, yön bulmaydı derken saat 11’e kadar sağda solda dolandık durduk. Ardından, sırasıyla Miami downtown ve Key Bescane yerleşim yelerini dolaştık. Evlerin kusursuz mimarisinden, doğal güzelliklerden konuştuk durduk. Sibel Can’ın da buralarda bir yerlerde yaşıyor olduğunu biliyor olmamıza etrafa şaşkın gözlerle bakan bizlere ayrı bir eğlence konusu oldu. Milyon dolarla ifade edilen, sokak yerine su kanalları ekseninde kurulan ve her evin önünde bir yat demir atmiş bulunan bu mahallelerden geçerken hep ‘insanoğlunun dünya nimetleri adına ulaşabileceği son nokta herhalde bu olsa gerek’ diye de düşünmeden edemedik.
Evet, Miami bugüne kadar Amerika’da gördüğüm en güzel şehir diyebilirim. Mavi ve yeşilin mükemmel uyumunun yanı sıra, etrafın düzenli ve tertemiz oluşu, havanın kış ortasında bile 25 derece civarında dolaşması, Avrupai şehir anlayışına uygun olarak toplu taşımacılığın gelişmiş olması, insanların kuzey eyaletlerin aksine eve hiç girmeyişi vb. gibi bir çok neden sıralayabilirim. Ama sanırım bunların içinde en çok insanın hoşuna gideni Miami’nin dünyanın dört bir yanından gelen bin bir türlü insana bir şeyler verebiliyor olması. Bir hususu da atlamadan geçmeyelim: Bu bölgelerde resmi dil İspanyolca desek yerinde olur sanırım. Zira neredeyse bütün işyerlerinde çalışan insanlar hispanikti. Hatta, Subway'de masada oturmuş yemek yiyen 3 postacının kendş aralarında ispanyola konuştuklarını duyduğumda 'bu kadar da olmaz' demiştim.
Türk Festivali
Bizim de payımıza düşen, senede bir defa düzenlenen Türk festivaline katılmak oldu. Bu yıl ikincisi düzenlenen festival, 3000 civarında katılımcısıyla oldukça renkli ve görkemli idi. Katılımcıların yüzde 95’inin yabancı olduğunu söylesem sanırım abartmış olmam. Festival zaten yerel yönetimin de desteğini aldığı için şehirde yaşayan halk tarafından oldukça sıcak karşılanmış. Festival alanına yaklaştıkça sizi yönlendiren tabelalarda hep Food (yemek) vurgusu yapılıyor. Bunun nedeni, Ameikalıların damak zevklerine düşkün olmaları ve farklı lezzetleri deneme istekleri. Yemeğin cazibesine kendini kaptıran ziyaretçiler, bir yandan da etrafta kurulu standları dolaşıyorlardı. Neler yoktu ki bu standlarda: Ebru gösterisi, Türk yemekleri dersi, Türkçe kursundan görüntüler, Türkiye fotoğrafları, hat sanatından canlı örnekler, Florida Türk radyosu, şark köşesi ve daha niceleri. Tüm bunlar Türkiyemizin tanıtımı adına değeri milyonlarca dolarla ölçülemiyecek kadar önemli ve getirisi fazla olan adımlardı benim nazarımda. Bir de, festivalin asıl gerçekleştiği sahne vardı ki burada da coşku yine had safhadaydı. Kafkas halk dansları ekibi ve sanatçı Muazzez Ersoy izleyenlere keyifli dakikalar yaşattılar.
Geri dönüş
Festivalin bitmesinin ardından biz de otele doğru yolumuza koyulmuştuk. Ertesi gün erken saatte uçağımız olduğu için erkenden yattık. Her ne kadar uçak 1 saat rötar yapsa da 2.5 saat gibi makul bir zamanda adeta Amerika’nın bir ucundan diğer bir ucuna dönmüş olduk. Bu arada bir de hatırlatma, uçakta yükseklik farkından kaynaklanan baş ağrısını önlemenin yolu sakız çiğnemekmiş, bunu da tecrübe ile ispatlamış olduk.
3 gün süren yolculuğumuzdan geriye, kışın ortasında yaşanan yaz keyfi, otelin açık hava havuzunda ısıtma sistemi olmadan serinleyişimiz, jakuzide Türk hamamlarını hasretle yad edişimiz, vücüdumuzda oluşan güneş yanıkları ve belki de aylarca hafızamızdan çıkmayacak nehir turumuz kalmıştı...

20 Ağustos 2007 Pazartesi

Virginia izlenimleri...

Yediğin içtiğin senin olsun, bize gezdiğin gördüğün yerleri anlat diyorlar. Üç günlük Virginia-Maryland seyahatinin ilk durağı olan Virginia Beach, Norfolk bölgesinden söz edeceğim.

Her yazıda olduğu gibi önce nasıl gidilir’den başlayalım. Kuzey’den, özellikle New York New Jersey bölgesinden gelecek olanlar için iki alternatif yol mevcut. Delaware sınırlarında başlayan birinci alternatif yol, Washington DC civarından da geçen meşhur 95 nolu otoyol sistemi. İkinci alternatif ise, ki ben size bunu tavsiye edeceğim, yine Delaware-Maryland-Virginia eyaletlerinin üçüne de ait sınırların bulunduğu yarımada üzerinden geçiyor. Bu yolun güzelliği üç eyaleti birden peşi sıra görmenin yanında her eyaletin kendine has doğal güzelliklerini de aynı zamanda müşahade edebilmeniz.

Delaware nere ola ki?
Delaware, Amerika’nın kurulan ilk eyaleti. Oldukça küçük bir alana ve bir o kadar da az nüfusa sahip. İlk eyalet olmasından dolayı özel bir statüye sahip ki, satın aldığınız hiç bir şey için vergi ödemiyorsunuz. Bu da alışveriş meraklıları için bir tercih nedeni olabiliyor. Kimi zaman yol üstünde durup mola verilecek devasa alışveriş merkezleri görmeniz de yine bu talebe binaen ortaya çıkmış denilebilir. Delaware’ın yolları da alabildiğine geniş ve aynı zamanda yemyeşil doğa güzellikleriyle insana yolculuk boyunca huzur veriyor.

Chasepeake Bay Bridge Tunnel
Maryland’a geçtiğinizde aynı doğal güzellikler devam ediyor ve çok geçmeden Virginia sınırlarına giriyorsunuz. Bu bölgenin adı artık Chasepeake Koyu olarak anılıyor ve birazdan sizi hayatınız bambaşka bir yolculuk deneyimine hazırlıyor. Harita’dan baktığımda Chasepeake Bay Bridge Tunnel olarak gördüğüm ve yaklaşık 25 kilometre uzunluğunda olduğunu tahmin ettiğim bu köprü hayli ilgimi çekmişti. Hatta etrafımdakilere sorduğumda kimileri tünel, kimileri de köprü demişti ben tam olarak zihnimde bunu canlandıramamıştım. Önce bir köprü olarak başlayan bu devasa bağlantı, iki defa tünel şekline giriyor ve size tarifi mümkün olmayan bir deniz üstü ve altı yolculuk zevkini yaşatıyor.

Ve Norfolk...
Aslında köprüyü geçer geçmez ayak bastığınız ilk bölge Virginia Beach olarak biliniyor. Hemen bir bağlantı yoluyla Norfolk’a geçiyorum. Norfolk, bugüne kadar gediğim gördüğüm yerlerden biraz farkli bir yerleşim yeri. Daha ziyade Naval Base ( Donanma üssü ) ve Old Dominion Üniversitesi’yle isim yapmış bu kent aynı zamanda denizin ve yeşilin bir arada paketlenmiş sunulmuş bir versiyonu. Yollar yine bir Virginia klasiği olarak geniş, hatta orta kısımlarında çim şeritler bulunmakta. Bildiğiniz şehir merkezi pek yok, dağınık bir yerleşim düzeni hakim. Türk nüfus New Jersey kadar abartılı sayılmasa da azımsanmayacak kadar. Pek çoğu öğrenci olan Türk nüfüsu aynı zamanda pizzacılık mesleğine de el atmış durumda. Hatta buralara kadar gelip, iş kuran Giresun-Yağlıdere’li yurdumun insanlarıyla da tanışıyoruz. Türklere ait henüz bir cami yok, üniversitenin hemen yakınındaki İslamic Center’da namazlar kılınıyor ve Türk aileler fırsat buldukça önemli günlerde bir araya gelmeye çalışıyorlar.
Norfolk’ta beni en çok şaşırtan şey, New Jersey’de dahi –bazı bölgeler hariç- karşılaşmadığım yoğun zenci nüfusu oldu. Zira Virginia hep red-neck denilen beyaz Amerikalılar’ın ve üst gelir grubu insanların yaşadığı bir eyalet olarak bilinir. Ancak, zencinin de en kötüsü olarak tarif edilen siyahi vatandaşlar özellikle pizza işiyle uğraşan Türklerin başına dert olmuş vaziyette. Hatta, soygun ve silahlı saldırı gibi talihsiz olaylar da yaşanmış yakın tarihlerde. Bir de köşe başlarında birbiriyle sohbet eden beyaz ve siyah Amerikalıları görünce yaşadığım şaşkınlığı arkadaşım, aralarında muhtemelen drug ilişkisi var şeklinde izah etti.

Bir kıyaslama : Virginia Beach & Atlantic CityAmerika’nın doğu sahil şeridinde bilinen belli başlı turizm merkezleri var. Bunlardan ilki, kumarhane cenneti olarak da anılan Atlantic City. Bir diğeri de upuzun kumsalıyla civar bölgelerden turistlerin akınına uğrayan Virginia Beach. İki şehrin plajlarını birbiriyle kıyasladığımda ciddi farklılıklar görüyorum. Örneğin Atlantic City’de tıpkı Ocean City’de olduğu gibi BoardWalk denen tahtadan yapılmış bir yol var sahil boyunca uzanan. Bu yolun bir tarafında kumsal, diğer tarafında ise alış veriş mağazaları, restaurantlar ve su parkları mevcut. Virginia Beach’te ise bu saydığım dükkanlar kumsalın hemen paralelinde uzanan cadde üzerinde konuşlanmış. Sahilin hemen kenarı yüksek tel binalarına ayrılmış. Bu haliyle bana biraz bizim sahilleri hatırlattıysa da, otellerin birbirine bu kadar yakın olmasını açıkçası yadırgadım. Ayrıca, boardwalk hadisesi sanırım burda biraz farklı yorumlanmış. Öyle denize paralel tahtadan yol yok, onun yerine betondan bir yürüyüş yolu yapılmış. Boardwalk ise, denize paralel değil, denize dik uzanan ve yerden oldukça yüksekte güzel bir manzarası bulunan apayrı bir yer olarak düşünülmüş. Ancak, bu tahta yolda yürümek 2 dolar gibi bir ücrete tabi. Dilerseniz, okyanusun hemen kenarındaki bu yol üzerinde balık da tutabiliyorsunuz.

First Landing State Park
Virginia Beach’in sahilinden ayrılıyoruz, Norfolk’a doğru yol alıyoruz. Bu iki şehri birbirine bağlayan upuzun bir yol var. Tarz olarak bizim NJ’in 130 nolu yoluna benzettim. Sağı solu alışveriş mağazaları, benzinlikler ve araba galerileri ile dolu upuzun bir yol. Bu yolun üzerinde sağlı sollu yer alan bir park var. Bir tarafı piknik yapmak isteyen ailelere yönelik ormanlık geniş bir arazi. İçinde koşu ve bisiklet yolları bulunan bu orman içi mesire yeri bizlere oldukça tanıdık geldi. Yolun karşı tarafı ise kamp yeri olarak ayrılmış. Kamp yeri dediğimizde aklınızda nasıl bir şey oluştu bilemiyorum ama kısaca tarif etmeye çalışayım. Kamp alanı hemen denizin kenarında. Deniz değil, okyanus olmasın senin şu dediğin diyenler için biraz konuya açıklık getireyim. Amerika’da bizim bildiğimiz okyanus kenarları hep dalgalıdır ve rahatça yüzmek pek mümkün değildir. İnsanlar da daha ziyade surf yapmak, güneşlenmek ya da sırf deniz suyuna girip çıkmak için tercih ederler bu bölgeyi. Ama bu sözünü ettiğim bölge, okyanusa doğrudan açılmayan bir koy olduğu için, biraz bulanık da olsa durgun bir suya sahip deniz görünümünde. Yüzmesi daha rahat ve Virginia Beach kadar kalabalık olmadığı için ortam olarak daha nezih.

Dönelim kamp yerine. Kamp yerleri, ağaçlıklar arasında birer musluğu, tahta masaları bulunan boşluklar olarak tasarlanmış. Karavan sahibi aileler için elektrik imkanı da sağlanmış. Kampın merkez bölgesinde wc’ler, duş alma yerleri, çamaşır yıkama merkezi ve küçük bir market de ilave edilmiş. Kısacası her şey düşünülmüş. Kamp yapmayıp sadece denize girmek isterseniz de günlük sadece 4 dolarlık park ücretini ödemeniz yeterli.

Mt. Trashmore District Park
Virginia Beach’teki son durağımız da bir piknik alanı oluyor. Piknik alanı, mütevazi bir gölün etrafına kurulmuş.Koşmak, yürüyüş yapmak, voleybol oynamak, toplu ısınma hareketlerı yapmak ve özellikle de ailecek barbekü yapmak isteyenlerin tercih ettiği bu bölge, girişi ücretsiz olmasıyla da ilgiye değer.

WilliamsburgVe gezimizin son durağı Amerika’nın tarihinin en önemli merkezlerinde biri olan Williamsburg oluyor. Jamestown ve Yorktown’ı da içeren bu bölge ilk İngiliz kolonilerinin Amerikan kıtasına çıktıkları yer olarak biliniyor. Neredeyse üçyüz yıllık bir tarihi olan Amerikan Hükümeti, bu bölgeyi aslına sadık kalarak turistler için mutlaka görülesi bir cazibe merkezi haline dönüştürmüşler. Ben bu yerlşim yerlerinden yalnızca Williamsburg’ı görme imkanına sahip oldum.

Norfolk üzerinde yola çıktığınızda yaklaşık bir 45 dakikalık yolculuktan sonra Williamsburg Visitor Center’a ulaşıyorsunuz. Bu bölgey araçlarınızı park edip, civarı dolaşmanıza yardımcı olacak otobüslere binebilirsiniz. Eğer, tur halinde geldiyseniz de yine bu merkezde çevre gezisine başlamanız isabet olacaktır. Biz, Türk mantığındaki turistler olarak doğrudan kasabayı ziyaret etmeyi tercih ettik. Kasaba topu topu iki uzun cadde üzerine kurulu evlerden oluşuyor. Bu caddelerden birinin üzerinde o zamanların postanesi, kilisesi, lokantası ve evleri tarihi yapısına uygun bir şekilde tekrardan ziyarete açılmış. Etrafta eski zamanların kıyafetleriyle dolaşan giyen amcalar ve teyzeler görüyorsunuz. Hatta bir tanesi yalnızca bankta oturup örgü örmekle meşgul. Evler mümkün mertebe birbirlerine bitişik ve ufak da olsa bahçeleri var. Asfalt yolların üzerinde at arabaları tarihin sayfalarından çıkıp gemişcesine etrafta ziyaretçileri dolaştırıyor. Etraf alabildiğine sessiz ve insanlar ‘vay be demek eskiden insanlar bu şartlarda yaşıyorlarmış’ şaşkınlığındalar. Oysa, bu bölge bana memleketimi, bir Kiraz’ımı bir Beydağ’ımı aratmayacak kadar tanıdık geliyor. Sonuç itibariyle, Amerika’da bir zamanlar hayatın nasıl olduğunu merak edenler, kovboy filmlerinin atmosferine gitmek isteyenler ve tarihi filmlere de muhtemelen ev sahipliği yapmış olan bu bölgeyi görmek isteyenlere olmazsa olmaz diyebileceğimiz bir yer.

Yolculuğumuz burada noktalanırken, henüz görmediğimiz yerleri – örneğin bir Busch Gardens- bir dahaki sefere bırakmak şartıyla Virginia’dan ayrılarak ayrılıyoruz.

New Jersey, geyikler ve sicak yaz gunleri

Yaklasik iki ay oldu maryland'dan new jersey'e goceli. henuz kaydini degistirmedigim arabamla ve ehliyetimle maryland'li gibi davransam da artik yavas yavas buralara alismanin zamani geldi diye dusunuyorum.
New Jersey adi uzerinde Garden State yani bahce eyaleti. Jersey City disinda metrosu olan bir yerlesim yeri yok. zaten city diye anilan yerlesim merkezleri de 30-40 bin nufuslu yerler, bizdeki ilce benzeri ( misal New Brunswick ).
Evlerin cogu tek haneli. apartman diye bir sey neredeyse yok. yalnizca toplu yasanilan siteler var genelde ogrencilerin tuttugu ya da universite gorevlilerinin calistigi. her yer bag bahce at ciftligi. boyle bir yerde de ulasim sorunu olmasi dogal oluyor. ozellikle de South Jersey denilen bolge neredeyse tarlalarla kapli.
Turklerin nufusca en yogun yasadigi eyalet olmasiyla birlikte nufusun da en yogun oldugu vergilerin de buna bagli olarak yuksek oldugu bir eyalet New Jersey. Kuzey New Jersey`de Paterson sehrinde turk marketleri turk berberleri ve sokaklarda Turk insani bulmak mumkun. Bir grup da Arap nufusun yasadigi bu bolge nedense bana her seferinde cok kirli bir mahalle olarak geliyor. Bu boilge New Yorka yakin oldugu icin gunu birlik hatta yarim saatte bir bizim dolmuslara benzeyen seferler duzenlemisler. Turkiyeyi aratmiyor desek hata etmis olmayiz heralde.
New Jersey de bu kadar tarla ve bahcenin yaninda hayvanlarin varligi da bize oldukca enteresan geliyor. resimde goruldugu uzere, Geyik cikabilir yazisinin hemen ardindan geyik suruleri, sincaplar, sansarlar ve kostebekler arasinda dogal hayat bizleri karsiliyor.
hayat ilk etapta cok sikici geldi bana New Jersey`de. belki emeklilik sonrasi ev tutulup yasanabilecek tarzda bir yer.
Simdilik bir okyanus maceramiz olmadigi icin de okyanusta yuzme tecrubesini sizlerle paylasamiyorum. su siralar havalar oyle bir sicak ki 85-90 fahrenheit arasinda gidip geliyor. Hos, amerikada her yer air/condition oldugu icin belki de insanlar Turkiye gibi bir yerde yasasalar olecekler sicaktan. Arkadaslarin dedigini soyluyorum Adana benzeri nemli bir hava varmis burada. Nasil olmasinki hem okyanusa yakin, hem civarda nehir var. Kuzey Amerika olmasi itibariyle sozde ulkenin en serin bolgelerinden birinde yasiyoruz. Teksasta ya da Florida yasayanlari dusunemiyorum.

Pennsylvania'dan tabiat manzaraları

Amerika'nın doğu eyaletlerine gelen pek çok kimseden hemen hemen aynı yakınmayı ışıtırsınız. Bu ülkede hiç dağ, tepe yok mu, her yer hep böyle düzlük mü? Hakikaten, New Jersey, Maryland, Virginia ve New York dolaylarında ne bir yükselti ne de bir tepe görmeniz imkansızdır. O yüzden dağ yürüyüşü vb. hobileriniz varsa yaşayacağınız eyaleti seçerken bunları göz önünde bulundurmalısınız.
 
Bizim gibi, memleketin dört bir yanı sıradağlarla çevrili bir ülkenin insanı şöyle etrafına baktığında karlarla kaplı yüce dağlar görmek istiyor zaman zaman. Hatta, Baltimore'da bir Koreli arkadaşım bu ülkede en çok dağda kamp kurmayı özlediğini söyler dururdu.
 
Peki durum bu kadar çaresiz mi? Elbette hayır. Az önce sıraladığım eyaletlerde her ne kadar herhangi bir yükselti bulamasanız da Pennsylvania eyaleti'nde bu hasretinizi giderebileceğiniz pek çok seçenek mevcut. Sırayla bu doğa güzelliklerinden söz etmek istiyorum.
 
Güney-doğu pennsylvania'da yaşayanlar ya da bu bölgeye yakın olanlar için ilk alternatif Pocono dağları. Yaklaşık olarak Penssylvania'nın merkezinde bulunan bu bölge, kışın kayak turizmi için yazın da kamp yapmak için oldukça tercih edilen bir ilgi merkezi. Bu bölge hakkında bilgi almak, gezip görülecek yerleri yakından tanımak ve kalınacak yerlerin listesini almak için Pocono Mountains web sayfasını ziyaret edebilirsiniz.

Pennsylvania, doğa güzellikleriyle özellikle de birbirinden güzel golleriyle adeta bir Türkiye'nin goller yöresini çağrıştırdı bende. Özellikle, Pocono bölgesini geçip biraz daha kuzeye gittiğinizde, yamaç üzerine kurulmuş bir şehir görüntüsünde olan Scranton ve civarındaki irili ufaklı göller, yol kenarından akan dereler, Amerika'da ender rastlayacağınız köyler ( village ) insana bambaşka duygular yaşatabiliyor.
 
Örneğin, Amerika'nın köylerinin bile kendine has bir yerleşim düzeni olduğunu, çiftliklerin ve tarlaların arasında yükselen evlerin kalite ve estetik yönünden büyük şehirleri aratmadığını, benzin istasyonlarından tutun da WalMart'a kadar her türlü imkanın 5-10 mile kadar yakınlarda olması bu sözünü ettiğim farklılıkları gözler önüne seriyor.

Scranton yakınlarında Lake Winola isminde bir köyden geçme fırsatım oldu. Golden ismini alan bu yerleşim yeri etrafı tamamen göle nazır evlerle çevrili sessiz sakin bir kasaba görünümünde. Öyle ki, golün sadece dörtte biri kenarına arabanızı çekip güzelim manzarayı izlemenize olanak tanıyor.

Pennsylvania'dan söz açılmışken herhalde Penn's Cave adındaki mağara ve hayvanat bahçesinin bulunduğu tabiat parkından bahsetmeden olmaz diye düşünüyorum. Eyaletin bana göre oldukça batısında kalan bu doğa harikası bana yine bizim Göller Yöresi'ndeki mağaraları hatırlattı. Eğer fırsatınız olursa bu taraflara yolunuz düşerse bu güzellikleri temasa etmekten geri durmayın derim. Pennsylvania hakkında elbette daha bahsedilecek çok şey var, ama şimdilik ben yalnızca gördüklerimle yetineyim.

Virginia izlenimleri

Virginia izlenimleri...

Yediğin içtiğin senin olsun, bize gezdiğin gördüğün yerleri anlat diyorlar. Üç günlük Virginia-Maryland seyahatinin ilk durağı olan Virginia Beach, Norfolk bölgesinden söz edeceğim.
Her yazıda olduğu gibi önce nasıl gidilir’den başlayalım. Kuzey’den, özellikle New York New Jersey bölgesinden gelecek olanlar için iki alternatif yol mevcut. Delaware sınırlarında başlayan birinci alternatif yol, Washington DC civarından da geçen meşhur 95 nolu otoyol sistemi. İkinci alternatif ise, ki ben size bunu tavsiye edeceğim, yine Delaware-Maryland-Virginia eyaletlerinin üçüne de ait sınırların bulunduğu yarımada üzerinden geçiyor. Bu yolun güzelliği üç eyaleti birden peşi sıra görmenin yanında her eyaletin kendine has doğal güzelliklerini de aynı zamanda müşahade edebilmeniz.


Delaware nere ola ki?
Delaware, Amerika’nın kurulan ilk eyaleti. Oldukça küçük bir alana ve bir o kadar da az nüfusa sahip. İlk eyalet olmasından dolayı özel bir statüye sahip ki, satın aldığınız hiç bir şey için vergi ödemiyorsunuz. Bu da alışveriş meraklıları için bir tercih nedeni olabiliyor. Kimi zaman yol üstünde durup mola verilecek devasa alışveriş merkezleri görmeniz de yine bu talebe binaen ortaya çıkmış denilebilir. Delaware’ın yolları da alabildiğine geniş ve aynı zamanda yemyeşil doğa güzellikleriyle insana yolculuk boyunca huzur veriyor.


Chasepeake Bay Bridge Tunnel
Maryland’a geçtiğinizde aynı doğal güzellikler devam ediyor ve çok geçmeden Virginia sınırlarına giriyorsunuz. Bu bölgenin adı artık Chasepeake Koyu olarak anılıyor ve birazdan sizi hayatınız bambaşka bir yolculuk deneyimine hazırlıyor. Harita’dan baktığımda Chasepeake Bay Bridge Tunnel olarak gördüğüm ve yaklaşık 25 kilometre uzunluğunda olduğunu tahmin ettiğim bu köprü hayli ilgimi çekmişti. Hatta etrafımdakilere sorduğumda kimileri tünel, kimileri de köprü demişti ben tam olarak zihnimde bunu canlandıramamıştım. Önce bir köprü olarak başlayan bu devasa bağlantı, iki defa tünel şekline giriyor ve size tarifi mümkün olmayan bir deniz üstü ve altı yolculuk zevkini yaşatıyor.


Ve Norfolk...
Aslında köprüyü geçer geçmez ayak bastığınız ilk bölge Virginia Beach olarak biliniyor. Hemen bir bağlantı yoluyla Norfolk’a geçiyorum. Norfolk, bugüne kadar gediğim gördüğüm yerlerden biraz farkli bir yerleşim yeri. Daha ziyade Naval Base ( Donanma üssü ) ve Old Dominion Üniversitesi’yle isim yapmış bu kent aynı zamanda denizin ve yeşilin bir arada paketlenmiş sunulmuş bir versiyonu. Yollar yine bir Virginia klasiği olarak geniş, hatta orta kısımlarında çim şeritler bulunmakta. Bildiğiniz şehir merkezi pek yok, dağınık bir yerleşim düzeni hakim. Türk nüfus New Jersey kadar abartılı sayılmasa da azımsanmayacak kadar. Pek çoğu öğrenci olan Türk nüfusu aynı zamanda pizzacılık mesleğine de el atmış durumda. Hatta buralara kadar gelip, iş kuran Giresun-Yağlıdere’li yurdumun insanlarıyla da tanışıyoruz. Türklere ait henüz bir cami yok, üniversitenin hemen yakınındaki İslamic Center’da namazlar kılınıyor ve Türk aileler fırsat buldukça önemli günlerde bir araya gelmeye çalışıyorlar.

Norfolk’ta beni en çok şaşırtan şey, New Jersey’de dahi –bazı bölgeler hariç- karşılaşmadığım yoğun zenci nüfusu oldu. Zira Virginia hep red-neck denilen beyaz Amerikalılar’ın ve üst gelir grubu insanların yaşadığı bir eyalet olarak bilinir. Ancak, zencinin de en kötüsü olarak tarif edilen siyahi vatandaşlar özellikle pizza işiyle uğraşan Türklerin başına dert olmuş vaziyette. Hatta, soygun ve silahlı saldırı gibi talihsiz olaylar da yaşanmış yakın tarihlerde. Bir de köşe başlarında birbiriyle sohbet eden beyaz ve siyah Amerikalıları görünce yaşadığım şaşkınlığı arkadaşım, aralarında muhtemelen drug ilişkisi var şeklinde izah etti.


Bir kıyaslama : Virginia Beach & Atlantic City
Amerika’nın doğu sahil şeridinde bilinen belli başlı turizm merkezleri var. Bunlardan ilki, kumarhane cenneti olarak da anılan Atlantic City. Bir diğeri de upuzun kumsalıyla civar bölgelerden turistlerin akınına uğrayan Virginia Beach. İki şehrin plajlarını birbiriyle kıyasladığımda ciddi farklılıklar görüyorum. Örneğin Atlantic City’de tıpkı Ocean City’de olduğu gibi BoardWalk denen tahtadan yapılmış bir yol var sahil boyunca uzanan. Bu yolun bir tarafında kumsal, diğer tarafında ise alış veriş mağazaları, restaurantlar ve su parkları mevcut. Virginia Beach’te ise bu saydığım dükkanlar kumsalın hemen paralelinde uzanan cadde üzerinde konuşlanmış. Sahilin hemen kenarı yüksek tel binalarına ayrılmış. Bu haliyle bana biraz bizim sahilleri hatırlattıysa da, otellerin birbirine bu kadar yakın olmasını açıkçası yadırgadım. Ayrıca, boardwalk hadisesi sanırım burda biraz farklı yorumlanmış. Öyle denize paralel tahtadan yol yok, onun yerine betondan bir yürüyüş yolu yapılmış. Boardwalk ise, denize paralel değil, denize dik uzanan ve yerden oldukça yüksekte güzel bir manzarası bulunan apayrı bir yer olarak düşünülmüş. Ancak, bu tahta yolda yürümek 2 dolar gibi bir ücrete tabi. Dilerseniz, okyanusun hemen kenarındaki bu yol üzerinde balık da tutabiliyorsunuz.


First Landing State Park
Virginia Beach’in sahilinden ayrılıyoruz, Norfolk’a doğru yol alıyoruz. Bu iki şehri birbirine bağlayan upuzun bir yol var. Tarz olarak bizim NJ’in 130 nolu yoluna benzettim. Sağı solu alışveriş mağazaları, benzinlikler ve araba galerileri ile dolu upuzun bir yol. Bu yolun üzerinde sağlı sollu yer alan bir park var. Bir tarafı piknik yapmak isteyen ailelere yönelik ormanlık geniş bir arazi. İçinde koşu ve bisiklet yolları bulunan bu orman içi mesire yeri bizlere oldukça tanıdık geldi. Yolun karşı tarafı ise kamp yeri olarak ayrılmış. Kamp yeri dediğimizde aklınızda nasıl bir şey oluştu bilemiyorum ama kısaca tarif etmeye çalışayım. Kamp alanı hemen denizin kenarında. Deniz değil, okyanus olmasın senin şu dediğin diyenler için biraz konuya açıklık getireyim. Amerika’da bizim bildiğimiz okyanus kenarları hep dalgalıdır ve rahatça yüzmek pek mümkün değildir. İnsanlar da daha ziyade surf yapmak, güneşlenmek ya da sırf deniz suyuna girip çıkmak için tercih ederler bu bölgeyi. Ama bu sözünü ettiğim bölge, okyanusa doğrudan açılmayan bir koy olduğu için, biraz bulanık da olsa durgun bir suya sahip deniz görünümünde. Yüzmesi daha rahat ve Virginia Beach kadar kalabalık olmadığı için ortam olarak daha nezih.


Dönelim kamp yerine. Kamp yerleri, ağaçlıklar arasında birer musluğu, tahta masaları bulunan boşluklar olarak tasarlanmış. Karavan sahibi aileler için elektrik imkanı da sağlanmış. Kampın merkez bölgesinde wc’ler, duş alma yerleri, çamaşır yıkama merkezi ve küçük bir market de ilave edilmiş. Kısacası her şey düşünülmüş. Kamp yapmayıp sadece denize girmek isterseniz de günlük sadece 4 dolarlık park ücretini ödemeniz yeterli.

Mt. Trashmore District Park
Virginia Beach’teki son durağımız da bir piknik alanı oluyor. Piknik alanı, mütevazi bir gölün etrafına kurulmuş.Koşmak, yürüyüş yapmak, voleybol oynamak, toplu ısınma hareketlerı yapmak ve özellikle de ailecek barbekü yapmak isteyenlerin tercih ettiği bu bölge, girişi ücretsiz olmasıyla da ilgiye değer.


Williamsburg
Ve gezimizin son durağı Amerika’nın tarihinin en önemli merkezlerinde biri olan Williamsburg oluyor. Jamestown ve Yorktown’ı da içeren bu bölge ilk İngiliz kolonilerinin Amerikan kıtasına çıktıkları yer olarak biliniyor. Neredeyse üçyüz yıllık bir tarihi olan Amerikan Hükümeti, bu bölgeyi aslına sadık kalarak turistler için mutlaka görülesi bir cazibe merkezi haline dönüştürmüşler. Ben bu yerlşim yerlerinden yalnızca Williamsburg’ı görme imkanına sahip oldum.
 
Norfolk üzerinde yola çıktığınızda yaklaşık bir 45 dakikalık yolculuktan sonra Williamsburg Visitor Center’a ulaşıyorsunuz. Bu bölgey araçlarınızı park edip, civarı dolaşmanıza yardımcı olacak otobüslere binebilirsiniz. Eğer, tur halinde geldiyseniz de yine bu merkezde çevre gezisine başlamanız isabet olacaktır. Biz, Türk mantığındaki turistler olarak doğrudan kasabayı ziyaret etmeyi tercih ettik. Kasaba topu topu iki uzun cadde üzerine kurulu evlerden oluşuyor. Bu caddelerden birinin üzerinde o zamanların postanesi, kilisesi, lokantası ve evleri tarihi yapısına uygun bir şekilde tekrardan ziyarete açılmış. Etrafta eski zamanların kıyafetleriyle dolaşan giyen amcalar ve teyzeler görüyorsunuz. Hatta bir tanesi yalnızca bankta oturup örgü örmekle meşgul.
 
Evler mümkün mertebe birbirlerine bitişik ve ufak da olsa bahçeleri var. Asfalt yolların üzerinde at arabaları tarihin sayfalarından çıkıp gemişcesine etrafta ziyaretçileri dolaştırıyor. Etraf alabildiğine sessiz ve insanlar ‘vay be demek eskiden insanlar bu şartlarda yaşıyorlarmış’ şaşkınlığındalar. Oysa, bu bölge bana memleketimi, bir Kiraz’ımı bir Beydağ’ımı aratmayacak kadar tanıdık geliyor. Sonuç itibariyle, Amerika’da bir zamanlar hayatın nasıl olduğunu merak edenler, kovboy filmlerinin atmosferine gitmek isteyenler ve tarihi filmlere de muhtemelen ev sahipliği yapmış olan bu bölgeyi görmek isteyenlere olmazsa olmaz diyebileceğimiz bir yer.
Yolculuğumuz burada noktalanırken, henüz görmediğimiz yerleri – örneğin bir Busch Gardens- bir dahaki sefere bırakmak şartıyla Virginia’dan ayrılarak ayrılıyoruz.