26 Eylül 2012 Çarşamba
Live and Become (Va, Vis et Deviens) filmi üzerine
12 Nisan 2008 Cumartesi
Gözü yaşlı bir devenin hikayesi
Film, biraz da belgesel niteliğinde olduğu için basit bir hikayeye dayanıyor. Moğolistan’da Gobi çöllerinde dünyaya yeni gözlerini açmış bir devenin annesi tarafından reddedilişi ve köy halkının bu sorunu çözme girişimleri konu ediliyor.
Biz daha çok Moğol halkın günlük yaşantısıyla ilgilendiğimiz için, hikaye de aslında bir nebze olsun geri planda kalıyor gibi gözüküyor. Neticede, çölün ortasında develerin günlük hayatı bir film için çok da ilgi çekici değil. Çadırda yaşayan yerli halkın maddi imkansızlıkları, en yakın kasabaya ulaşmak için koca bir çölü aşmak durumunda kalmaları, hala elektrik ve televizyon gibi modern hayatın nimetlerinden yararlanamıyor olmaları da altı çizilmesi gereken ayrıntılar olarak hatırda kalıyor.
Göçebe bir toplum olduğumuzdan sürekli dem vururuz ya, bu filmde Eski Türklerin yaşantısına daha yakından bakma fırsatı bulacaksınız. Duvarlarda asılı kilimler, üç neslin bir arada yaşadığı çadırlar, tek binek hayvanı olan devenin hem etinden, hem sütünden hem de yününden yararlanan bu insanların kültürümüze çok da yabancı olmadıklarının bir göstergesi adeta. Tek bir farkla: O da Budist olmaları.
Netice itibariyle, 1,5 saatlik zaman dilimini bir belgesel film izleyerek, bununla beraber bizden çok uzaklarda yaşayan bir toplumun günlük hayatına bakarak değerlendirmek istiyorsanız ilginç bir tercih olabilir.
2 Nisan 2008 Çarşamba
The Kite Runner / Uçurtma Avcısı
Sevgistanbul’da rastladığım bu filme, ilk defa Afganistan’ı konu edindiği için kayıtsız kalamazdım ve ilk fırsatta oturup izledim. Aslında, filmin Afgan filmi olduğunu zannediyordum, oysa ki bir Amerikan filmiymiş. Üstelik Afganistan diye yutturdukları sahneler de Çin’de çekilmiş.
Nihal Bengisu Karaca da film hakkında bir yazı kaleme almış. Kendisi filmin çok Amerikancı durduğundan yakınmış ve politika ile sanatın birbirine girmesinden duyduğu rahatsızlığı dile getirmiş. Ben de kendisine büyük ölçüde katılıyorum ve sözünü edeceğim nedenlerden dolayı da filmi sakıncalı bile buluyorum.
Filmin içeriğine ve anlattığı hikayeye pek değinmeden, eleştirilerimi sıralamak istiyorum. Filmin ilk yarım saatinde küçük bir çocuğun maruz kaldığı taciz sahnesi adeta filmi kapatıp devam etmeme kararı almama neden oluyordu. O anda aklımdan geçen ilk şey: Böyle bir sahneyle verilmek istenen mesaj ne olabilir düşüncesiydi, ya da bunu izleyen bir Amerikalı ya da herhangi bir dünya vatandaşı ne düşünecekti: Birincisi, Afganistan’ın çok ilkel ve insanlıktan nasibini almamış bir ülke olduğuna pekala ikna olabilirdi. İkincisi, müslüman bir ülkede bunlar uluorta yaşanıyorsa, demek ki müslümanlar böyle sapık insanlar gibi bir kanaate de sahip olabilirdi.
Filmin sonlarına doğru koca bir stadyumda göstere göstere gerçekleşen recm sahnesi, bu ikinci kanaati destekler mahiyette. Taliban kontrolündeki Afganistan’da sebebini bilmediğimiz nedenden ötürü bir kadın, binlerce kişinin gözleri önünde recm ediliyor, ilginçtir ilk taşı atan da bu az önce sözünü ettiğimiz çocuk tacizini gerçekleştiren kişi. Dahası, yetimler yurdundan küçük çocukların Taliban tarafından zorla alınıp kız erkek demeden tacize uğradığını da ibretle seyrediyoruz.
Neticede, her iki sahne de kanımızı donduruyor. Hadiselerin gerçekliğinden şüphe etmekle beraber, tamamiyle Rus işgali olsun, Amerikan hegamonyası ya da Taliban yönetimi olsun sonucun değişmediğini, mazlum halkın her halukarda çile çekmeye devam ettiğini zorla da olsa idrak edebiliyoruz. Ancak, az önce de belirttiğim gibi, olaylara içeriden bakamayan bir izleyici için Taliban idaresinin zalimliğinden çok Müslüman imajının barbar, insanlıktan nasibini almamış bir cinsel sapık şekline sokulduğunu görüyoruz.
Üçüncü dünya ülkelerine Demokrasi’yi ve insan haklarını getirme sevdalısı Amerikan yönetiminin propagandasından öteye geçemeyen bu film, izlenmeyi pek de hak etmiyor.
29 Mart 2008 Cumartesi
Le Papillion
Film, yaşlı bir kelebek koleksiyoncusu ile dokuz yaşındaki küçük bir kızın diyaloglarından oluşuyor. Zaman zaman, Tanrı inancı, aşk-sevgi, aldatma ve aile ilişkilerine de temas eden film aynı zamanda iki kuşağı birden ekrana bağlayabiliyor. Yaşlı adam, genç yaşta kaybettiği oğlunun acısıyla bizlere sevdiklermizin değerini bilmemizi öğütlerken, küçük kız da anne babasız yaşamanın ne kadar zor olduğunu hatırlatıyor.
Film yer yer kürtaj ve eşitlik gibi konulara da değiniyor, ancak öyle insanın gözüne sokar gibi değil. Örneğin küçük kız, annesinin kürtaj için geç kaldığını öğrenmesi üzerine dünyaya geldiğini söylerken, ‘Hiç Bir Şey’ olan kürtaj edilmiş ceninlerin de ızdırabını yaşamamıza neden oluyor. Yaşlı adam da, dünyadaki eşitlik fikirlerinin palavradan ibaret olduğunu, bunu anlamak için zengin ve fakir insanların varlığını görmemizin yeterli olacağını söyleyiveriyor laf arasında.
İngilizce’ye tercümede bir takım sınıktıları olsa da ( Örneğin Söz veriyorum= I promise yerine I give you my word şeklinde çevrilmiş) film, keyifli bir saat yaşamamıza ve bizi Fransa’nın doğal güzelliklerine alıp götürmesi yönüyle seyretmeye değer.
2 Mart 2008 Pazar
Yige doubu neng shao (Not One Less)
Wei, 13 yaşında genç bir kız. Komşu köyün öğretmeni bir aylık izne çıkınca kendisini yedek öğretmen olarak buluyor. Köyün tek katlı, tek sınıflı, birleştirilmiş sınıfında eğitim yapmak hiç de kolay olmuyor. Gitmeden önce diğer öğretmen tane tane saydığı 28 tebeşiri kendi yokluğunda her güne bir adet tebeşir düşecek şekilde tutumlu bir şekilde kullanmasını tavsiye ediyor. Fakir bir okul olduklarını ve tebeşirden başka malzemelerinin olmadığını da hatırlatarak. Bir de geri döndüğünde çocukları bir tane dahi eksik bulmak istemediğini sıkı sıkı tembihliyor.
Bir kaç gün sonra köyün muhtarı çocuklardan birinin hızlı koştuğunu keşfediyor. Şehirden gelen Antrenörleri çocuğu şehre götürmeleri için ikna ediyor ama bizim genç stajer ikna olmuyor. Her ne kadar çocuğu köyün bir ucunda saklasa da gitmesine engel olamıyor.
Bir başka gün, fakir bir ailenin çocuğunun da çalışıp para kazanmak için şehre gittiğini öğreniyor. Ardından şehre gidip çocuğu bulmaya çalışıyor. Tabi bu iş sandığımız kadar kolay olmuyor. Önce otobüs için para bulması lazım, bunun için çalışması lazım. Şehre gitse bile koca şehirde çocuğu ara da bulasın. Ardından duvarlara astığı ilanlar, tv istasyonun kapısında sabahlamalar vs vs.
Köy insanının tüm sıcaklığını, yokluk içinde mucizeler yaratan inanmış öğretmenlerin hikayesini izlemek istiyorsanız, bu filmi kaçırmayın.
10 Şubat 2008 Pazar
Shape of the Moon
2004 Hollanda yapımı. Orijinal adı Stand van de maan. Yoğun bir müslüman nüfusun bulunduğu Endonezya’da yaşayan Hristiyan bir ailenin günlük hayatını ekranlara yansıtan bir belgesel’den söz etmek istiyorum bu defa. Filmi benim için ilginç kılan hiç şüphesiz dinin günlük hayatta her yönüyle hissedildiği bir toplumda azınlık olmanın ne anlama geldiğini öğrenmek düşüncesi oldu.
Film, Jakarta’da Amerikan karşıtı yürüyüş yapan bir grubun yine Bush karşıtı sloganlarıyla açılıyor. Ardından, camilerde kılınan namazlara ve Irak için dua edilirken göz yaşlarına hakim olamayan yaşlı bir amcaya yöneliyor objektifler. Dünyanın en kalabalık müslüman ülkesi Endonezya’da dinin günlük hayatta ne denli hakimiyet kurduğu ya da önem taşıdığını anlayabilmemiz için de sık sık dini motifler giriyor araya. Örneğin, cami adına para toplayan bir genç, gece yarısı ilahiler okuyarak yürüyen bir topluluk, tren istasyonunda toplu halde namaz kılan insanlar, dini nikah dışındaki nikahın resmi bir nikah olmayacağını anlatan bir cami imamı. Bunlara ilaveten, mahalle yangınında evsiz kalanlar yemek dağıtılması duyurusunun yine camilerden yapılması, nikahın camide kıyılması ve hoparlörle çevreye ilan edilmesi de sosyal hayatın ne kadar içiçe yaşandığını göstermesi açısından kayda değer.
Zihnimizde bu resim iyice belirginleştikten sonra, hristiyan ailenin evine misafir oluyoruz bu kez. Duvarda yer alan bir haç ve İsa-Meryem tablosu belki de bu ailenin müslüman olmadığına dair tek emare. Bunun dışında, ayakkabısız girilen ev, büyüklerin ellerini öpen küçükler gibi kültürel değerlerin içiçe geçtiğine tanıklık ediyoruz.
Film (ya da belgesel) ailenin büyük oğlunun müslüman bir kızla evlenebilmesi için müslüman olması, ardından gerçekleşen düğün töreni ve akıp giden hayattan dikkat çekici manzaralarla devam ediyor.
Endonezya’ya dair aklımızda kalan şeyler, dini öğelerin günlük hayattaki konumunun yanı sıra insanların fakirliği ve hayatın oldukça basit bir şekilde devam ettiği oluyor. Öyle ki, hınca hınç dolan trenlerde yer bulamayan insanların trenin üzerinde yolculuk ettiğine dahi şahit oluyoruz.
Hakkında fazla bir bilgiye sahip olmadığımız ama ismini sıkça duyduğumuz bu ülkeye dair bir şeyler öğrenmek niyetiniz varsa, bu filmi izlemenizi tavsiye edebilirim.
5 Şubat 2008 Salı
Bisiklet Hırsızları
1948 yapımı bir İtalyan filmi. Siyah beyaz filmlerin büyük bir ilgiyle izlendiği yıllar. Gerçekçi anlatımıyla bize o yıllara alıp götüren, insana ve hayata dair değerlerimizi sorgulatan, özellikle de final sahnesiyle şaşırtan bir başyapıt.
Savaş sonrası İtalya’nın hem ekonomik hem de sosyal hayatını tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermesi yönüyle de bir döneme ışık tutan bir film. Sokak çeşmesinden kovalarla su taşıyan kadınlar, amele pazarında iş bekleyen erkekler, otobüs kuyruğunda birbirini iteleyerek yer kapmaya çalışan insanlar. Tüm bunları görünce insan, İtalya’nın nereden nereye geldiğini büyük bir şaşkınlık içerisinde izliyor. Günümüzün hızlı temposunda oldukça yavaş akan ve yer yer sıkıcı olabilen bu film, günlük hayattan sunduğu kesitler itibariyle sinema tarihinde önemli bir yere sahip.
Filme dönecek olursak, yukarıda saydığım imkansızlıklar içinde iş bulmaya çalışan bir adamın hikayesini konu ediniyor. Çalışabilmesi için bir bisiklete ihtiyaç duyan Antonio, bisikletinin çalınması üzerine etrafındakiler de seferber ederek tüm Roma’nın altını üstüne getirerek bisikletini aramaya koyulur. Ancak, koca bir şehirde bisiklet aramak sandığı kadar kolay olmayacaktır.
Film, hem insani değerlere yaptığı vurgu, hem sahip olduklarımızın değerini bize hatırlatması hem de yukarıda sözünü ettiğim gibi bir dönem Avrupa’sına bizleri götürmesi yönüyle izlenmeye değer.
31 Ocak 2008 Perşembe
Wo de fu qin mu qin
http://www.imdb.com/title/tt0235060/
4 Şubat 2007 Pazar
Le Grand Voyage
Öncelikle, bu uzun yolculu yer yer bir belgesel tadında izleyerek pek çok ülke üzerinden adeta ben de kendimi bir sefere çıkmış gibi hissettim.türkiye sahnelerinde türkçe konuşan gümrük görevlisi ve hacca giden bu baba oğulu tokatlayan kalpazan ile her ne kadar karizmayı çizmiş gibi gözüksek de en azından yedi tepeli şehirden okunan ezan seslerinin verdiği haz başka bir şeyle değişilemez.filmin çok kısa da üzerinde dursa vermeye çalıştığı bir kültür çatışması da dikkatlerden kaçmıyor. yaşamayan bilmez belki ama burada amerikada da bu çatışma bir neslin neredeyse kaybolması gibi sonuçlar verebiliyor maalesef.hayatının son arzusunu yerine getiren samimi bir müslümanı bekleyen hazin son da filmin en duygusal sahnesi olarak zihinlerimizde yer ediyor.kısacası, vatan topraklarından kilometrelerce ötede, oralara ve kutsal topraklara olan özlemimizi bir kuşak çatışması çerçevesinde belgesel tadında bizlere yaşatan bu mütevazı filmi izlerseniz belki anlamlandırmaya çalıştığınız hayatta eş geçtiğiniz pek çok şeyi görme fırsatı bulabilirsiniz.
Cennetin Çocukları, Children of Heaven
Hayatın masal gibi aktığı bir şehirde, filmde bu bir İran şehri olsa da aslında bizim doğup büyüdüğümüz sokaklarında koştuğumuz memleketimizden çok da farkı yok esasında.
Daracık sokakların ortasından akıp giden şu kanalları, içiçe hayatların yaşandığı musluğu dahi olmayan gecekondular, onlarca çocuğun coşkusuna ortak olabileceğiniz mahalle arası maçlar, üç çocuğun aynı sırayı paylaştığı öğrencilik yılları. Sadece bunlar değil elbette yaşadımız hayatı bir gün karşımıza böyle beklenmedik anda çıkaran, varoluşumuzu var olma nedenimizi bizlere sorgulatan.Filmin konusu kısaca, kardeşinin tamir olduğu halde aslında hala giyilemeyecek durumda olan ayakkabılarını kaybeden küçük bir çocuğun tekrar bu ayakkabıları alabilmek için hayatını ortaya koyduğu bir mücadele. Ne güzel ki, halen insanca hasletlerin takdir görebileceği, hayatın aslında onca karmaşa arasında bazen küçük de olsa mutluluklar bahsedebileceğini.
Aklıma gelen bir kaç can alıcı sahneden söz etmeden de geçemeyeceğim. Örneğin, küçük kızın getirdiği çayı içmeden önce şeker isteyen, önünde çaycılık yaptığı camiye ait kesme şekerleri paketleyen babasına baba bu şekerlerden kullansana diyen kızına, "olur mu kızım, bunlar caminin mali. Bize güvendiler de teslim ettiler" diyebilecek kadar bizden bir film. Hasta annesinin yaptığı çorbayı bir başka hasta yaşlı komşusuna götüren çocuğa, sevinsin diye bir avuç kuruyemiş ikram eden ihtiyar amcanın ikramını kabul etmekte tereddüt yaşayacak kadar da hislendiren bir film.
Sinema diliyle anlatılan onca şey var ki 88 dakikaya sığdırılmış, her biri aslında birer hikaye birer hayat emaresi. Hepsini anlatıp da filmin büyüsünü sizlerin de sinema keyfini kaçırmak istemem. Son söz olarak derim ki, Lütfen kendinize bir güzellik yapın da hayatın bir penceresini açın: Bu filmi izleyin!
Filmin IMBD deki web sayfasi icin tiklayin