dünya sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dünya sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Eylül 2012 Çarşamba

Live and Become (Va, Vis et Deviens) filmi üzerine

 
Dünya Sineması'na verdiğimiz uzun bir aradan sonra farklı konusu ve dikkat çeken oyunculuğuyla Live and Become isimli filmden sizlere kısaca söz etmek istiyorum. Filmin Türkiye'de gösterilip gösterilmediğini bilmediğim için Türkçe adını bilemiyorum o yüzden uluslararası arenada tanınan iki ismini (İngilizce ve Fransızca) yukarıya yazdım ki arayıp bulmanız kolay olsun diye. Fransız yapımı bu film, Romanya doğumlu bir yönetmen tarafından çekilmiş. Filmin kısaca hikayesi: Etiyopya'da çatışmalar arasında kalan bir grup Yahudi'nin İsrail gizli servisi tarafından düzenlenen bir operasyonla kurtarılıp İsrail'e yerleştirilmesini konu ediniyor. 80'li yıllarda yaşanmış gerçek bir hikayeden yola çıkan film, Yahudilerin arasına karışan Hristiyan bir çocuğun İsrail'e gidişini ve evlat edildikten sonra yaşadığı sorunları çok güzel bir biçimde izleyiciye aktarıyor.
Film, bir döneme tanıklık etmesinin yanında, çok da fikir sahibi olmadığımız Etiyopya Yahudileri'ne ve oradan da İsrail'deki günlük hayata dair pek çok ipuçları içermesi açısından izlenmeye değer. Sürece biraz uzun da olsa, film yaşadığı toplumda farklı olmanın beraberinde getirdiği problemleri ve günümüz insanının ırkçılık problemi yüzünden yaşadığı sorunları yalın bir dile anlatmayı beceriyor. Film hakkında ayrıntılı bilgi almak isteyenler için: http://www.imdb.com/title/tt0388505/

12 Nisan 2008 Cumartesi

Gözü yaşlı bir devenin hikayesi

Bu yazıda size bir Moğol filminden söz edeceğim. Esasında bu yapıt Alman yapımı, ancak Moğolistan’da geçen ve gerçek hayattan bir kesit sunan farklı bir belgesel film niteliğinde. Oyuncular da gerçek hayattaki rollerini oynamışlar zaten.

Film, biraz da belgesel niteliğinde olduğu için basit bir hikayeye dayanıyor. Moğolistan’da Gobi çöllerinde dünyaya yeni gözlerini açmış bir devenin annesi tarafından reddedilişi ve köy halkının bu sorunu çözme girişimleri konu ediliyor.

Biz daha çok Moğol halkın günlük yaşantısıyla ilgilendiğimiz için, hikaye de aslında bir nebze olsun geri planda kalıyor gibi gözüküyor. Neticede, çölün ortasında develerin günlük hayatı bir film için çok da ilgi çekici değil. Çadırda yaşayan yerli halkın maddi imkansızlıkları, en yakın kasabaya ulaşmak için koca bir çölü aşmak durumunda kalmaları, hala elektrik ve televizyon gibi modern hayatın nimetlerinden yararlanamıyor olmaları da altı çizilmesi gereken ayrıntılar olarak hatırda kalıyor.

Göçebe bir toplum olduğumuzdan sürekli dem vururuz ya, bu filmde Eski Türklerin yaşantısına daha yakından bakma fırsatı bulacaksınız. Duvarlarda asılı kilimler, üç neslin bir arada yaşadığı çadırlar, tek binek hayvanı olan devenin hem etinden, hem sütünden hem de yününden yararlanan bu insanların kültürümüze çok da yabancı olmadıklarının bir göstergesi adeta. Tek bir farkla: O da Budist olmaları.

Netice itibariyle, 1,5 saatlik zaman dilimini bir belgesel film izleyerek, bununla beraber bizden çok uzaklarda yaşayan bir toplumun günlük hayatına bakarak değerlendirmek istiyorsanız ilginç bir tercih olabilir.

Filmin IMBD sayfasına buradan ulaşılabilir.

2 Nisan 2008 Çarşamba

The Kite Runner / Uçurtma Avcısı

Sevgistanbul’da rastladığım bu filme, ilk defa Afganistan’ı konu edindiği için kayıtsız kalamazdım ve ilk fırsatta oturup izledim. Aslında, filmin Afgan filmi olduğunu zannediyordum, oysa ki bir Amerikan filmiymiş. Üstelik Afganistan diye yutturdukları sahneler de Çin’de çekilmiş.

Nihal Bengisu Karaca da film hakkında bir yazı kaleme almış. Kendisi filmin çok Amerikancı durduğundan yakınmış ve politika ile sanatın birbirine girmesinden duyduğu rahatsızlığı dile getirmiş. Ben de kendisine büyük ölçüde katılıyorum ve sözünü edeceğim nedenlerden dolayı da filmi sakıncalı bile buluyorum.

Filmin içeriğine ve anlattığı hikayeye pek değinmeden, eleştirilerimi sıralamak istiyorum. Filmin ilk yarım saatinde küçük bir çocuğun maruz kaldığı taciz sahnesi adeta filmi kapatıp devam etmeme kararı almama neden oluyordu. O anda aklımdan geçen ilk şey: Böyle bir sahneyle verilmek istenen mesaj ne olabilir düşüncesiydi, ya da bunu izleyen bir Amerikalı ya da herhangi bir dünya vatandaşı ne düşünecekti: Birincisi, Afganistan’ın çok ilkel ve insanlıktan nasibini almamış bir ülke olduğuna pekala ikna olabilirdi. İkincisi, müslüman bir ülkede bunlar uluorta yaşanıyorsa, demek ki müslümanlar böyle sapık insanlar gibi bir kanaate de sahip olabilirdi.

Filmin sonlarına doğru koca bir stadyumda göstere göstere gerçekleşen recm sahnesi, bu ikinci kanaati destekler mahiyette. Taliban kontrolündeki Afganistan’da sebebini bilmediğimiz nedenden ötürü bir kadın, binlerce kişinin gözleri önünde recm ediliyor, ilginçtir ilk taşı atan da bu az önce sözünü ettiğimiz çocuk tacizini gerçekleştiren kişi. Dahası, yetimler yurdundan küçük çocukların Taliban tarafından zorla alınıp kız erkek demeden tacize uğradığını da ibretle seyrediyoruz.

Neticede, her iki sahne de kanımızı donduruyor. Hadiselerin gerçekliğinden şüphe etmekle beraber, tamamiyle Rus işgali olsun, Amerikan hegamonyası ya da Taliban yönetimi olsun sonucun değişmediğini, mazlum halkın her halukarda çile çekmeye devam ettiğini zorla da olsa idrak edebiliyoruz. Ancak, az önce de belirttiğim gibi, olaylara içeriden bakamayan bir izleyici için Taliban idaresinin zalimliğinden çok Müslüman imajının barbar, insanlıktan nasibini almamış bir cinsel sapık şekline sokulduğunu görüyoruz.

Üçüncü dünya ülkelerine Demokrasi’yi ve insan haklarını getirme sevdalısı Amerikan yönetiminin propagandasından öteye geçemeyen bu film, izlenmeyi pek de hak etmiyor.

29 Mart 2008 Cumartesi

Le Papillion

Netflix’in Yabancı Aile Fimleri kategorisinde ilk sırada yer alan bu filmi ister istemez merak ettim ve izlemeye karar verdim. Fransız filmlerine karşı ön yargılıyım aslında, aile filmi diye geçen filmlerde bile bazen uygunsuz bir kaç sahne ya da küfür yer alabiliyor. Ancak bu kez, beklediğim olmadı. Her ne kadar bir İran filmi kadar mesaj kaygısı taşımasa da bir Fransız filmi için oldukça oturaklı ve ailecek izlenebilecek bir film olarak düşünülebilir.
Film, yaşlı bir kelebek koleksiyoncusu ile dokuz yaşındaki küçük bir kızın diyaloglarından oluşuyor. Zaman zaman, Tanrı inancı, aşk-sevgi, aldatma ve aile ilişkilerine de temas eden film aynı zamanda iki kuşağı birden ekrana bağlayabiliyor. Yaşlı adam, genç yaşta kaybettiği oğlunun acısıyla bizlere sevdiklermizin değerini bilmemizi öğütlerken, küçük kız da anne babasız yaşamanın ne kadar zor olduğunu hatırlatıyor.
Film yer yer kürtaj ve eşitlik gibi konulara da değiniyor, ancak öyle insanın gözüne sokar gibi değil. Örneğin küçük kız, annesinin kürtaj için geç kaldığını öğrenmesi üzerine dünyaya geldiğini söylerken, ‘Hiç Bir Şey’ olan kürtaj edilmiş ceninlerin de ızdırabını yaşamamıza neden oluyor. Yaşlı adam da, dünyadaki eşitlik fikirlerinin palavradan ibaret olduğunu, bunu anlamak için zengin ve fakir insanların varlığını görmemizin yeterli olacağını söyleyiveriyor laf arasında.
İngilizce’ye tercümede bir takım sınıktıları olsa da ( Örneğin Söz veriyorum= I promise yerine I give you my word şeklinde çevrilmiş) film, keyifli bir saat yaşamamıza ve bizi Fransa’nın doğal güzelliklerine alıp götürmesi yönüyle seyretmeye değer.

2 Mart 2008 Pazar

Yige doubu neng shao (Not One Less)

Bu kez yine bir Çin filmini sizlere tavsiye etmek istiyorum. Konusu genç bir öğretmen olduğu için dikatimi çeken bu yapım bir kez daha Doğu kültürüne yakınlığımızı pekiştirdi zihnimde.
Wei, 13 yaşında genç bir kız. Komşu köyün öğretmeni bir aylık izne çıkınca kendisini yedek öğretmen olarak buluyor. Köyün tek katlı, tek sınıflı, birleştirilmiş sınıfında eğitim yapmak hiç de kolay olmuyor. Gitmeden önce diğer öğretmen tane tane saydığı 28 tebeşiri kendi yokluğunda her güne bir adet tebeşir düşecek şekilde tutumlu bir şekilde kullanmasını tavsiye ediyor. Fakir bir okul olduklarını ve tebeşirden başka malzemelerinin olmadığını da hatırlatarak. Bir de geri döndüğünde çocukları bir tane dahi eksik bulmak istemediğini sıkı sıkı tembihliyor.
Bir kaç gün sonra köyün muhtarı çocuklardan birinin hızlı koştuğunu keşfediyor. Şehirden gelen Antrenörleri çocuğu şehre götürmeleri için ikna ediyor ama bizim genç stajer ikna olmuyor. Her ne kadar çocuğu köyün bir ucunda saklasa da gitmesine engel olamıyor.
Bir başka gün, fakir bir ailenin çocuğunun da çalışıp para kazanmak için şehre gittiğini öğreniyor. Ardından şehre gidip çocuğu bulmaya çalışıyor. Tabi bu iş sandığımız kadar kolay olmuyor. Önce otobüs için para bulması lazım, bunun için çalışması lazım. Şehre gitse bile koca şehirde çocuğu ara da bulasın. Ardından duvarlara astığı ilanlar, tv istasyonun kapısında sabahlamalar vs vs.
Köy insanının tüm sıcaklığını, yokluk içinde mucizeler yaratan inanmış öğretmenlerin hikayesini izlemek istiyorsanız, bu filmi kaçırmayın.

10 Şubat 2008 Pazar

Shape of the Moon

2004 Hollanda yapımı. Orijinal adı Stand van de maan. Yoğun bir müslüman nüfusun bulunduğu Endonezya’da yaşayan Hristiyan bir ailenin günlük hayatını ekranlara yansıtan bir belgesel’den söz etmek istiyorum bu defa. Filmi benim için ilginç kılan hiç şüphesiz dinin günlük hayatta her yönüyle hissedildiği bir toplumda azınlık olmanın ne anlama geldiğini öğrenmek düşüncesi oldu.

Film, Jakarta’da Amerikan karşıtı yürüyüş yapan bir grubun yine Bush karşıtı sloganlarıyla açılıyor. Ardından, camilerde kılınan namazlara ve Irak için dua edilirken göz yaşlarına hakim olamayan yaşlı bir amcaya yöneliyor objektifler. Dünyanın en kalabalık müslüman ülkesi Endonezya’da dinin günlük hayatta ne denli hakimiyet kurduğu ya da önem taşıdığını anlayabilmemiz için de sık sık dini motifler giriyor araya. Örneğin, cami adına para toplayan bir genç, gece yarısı ilahiler okuyarak yürüyen bir topluluk, tren istasyonunda toplu halde namaz kılan insanlar, dini nikah dışındaki nikahın resmi bir nikah olmayacağını anlatan bir cami imamı. Bunlara ilaveten, mahalle yangınında evsiz kalanlar yemek dağıtılması duyurusunun yine camilerden yapılması, nikahın camide kıyılması ve hoparlörle çevreye ilan edilmesi de sosyal hayatın ne kadar içiçe yaşandığını göstermesi açısından kayda değer.

Zihnimizde bu resim iyice belirginleştikten sonra, hristiyan ailenin evine misafir oluyoruz bu kez. Duvarda yer alan bir haç ve İsa-Meryem tablosu belki de bu ailenin müslüman olmadığına dair tek emare. Bunun dışında, ayakkabısız girilen ev, büyüklerin ellerini öpen küçükler gibi kültürel değerlerin içiçe geçtiğine tanıklık ediyoruz.

Film (ya da belgesel) ailenin büyük oğlunun müslüman bir kızla evlenebilmesi için müslüman olması, ardından gerçekleşen düğün töreni ve akıp giden hayattan dikkat çekici manzaralarla devam ediyor.

Endonezya’ya dair aklımızda kalan şeyler, dini öğelerin günlük hayattaki konumunun yanı sıra insanların fakirliği ve hayatın oldukça basit bir şekilde devam ettiği oluyor. Öyle ki, hınca hınç dolan trenlerde yer bulamayan insanların trenin üzerinde yolculuk ettiğine dahi şahit oluyoruz.

Hakkında fazla bir bilgiye sahip olmadığımız ama ismini sıkça duyduğumuz bu ülkeye dair bir şeyler öğrenmek niyetiniz varsa, bu filmi izlemenizi tavsiye edebilirim.

5 Şubat 2008 Salı

Bisiklet Hırsızları

1948 yapımı bir İtalyan filmi. Siyah beyaz filmlerin büyük bir ilgiyle izlendiği yıllar. Gerçekçi anlatımıyla bize o yıllara alıp götüren, insana ve hayata dair değerlerimizi sorgulatan, özellikle de final sahnesiyle şaşırtan bir başyapıt.

Savaş sonrası İtalya’nın hem ekonomik hem de sosyal hayatını tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermesi yönüyle de bir döneme ışık tutan bir film. Sokak çeşmesinden kovalarla su taşıyan kadınlar, amele pazarında iş bekleyen erkekler, otobüs kuyruğunda birbirini iteleyerek yer kapmaya çalışan insanlar. Tüm bunları görünce insan, İtalya’nın nereden nereye geldiğini büyük bir şaşkınlık içerisinde izliyor. Günümüzün hızlı temposunda oldukça yavaş akan ve yer yer sıkıcı olabilen bu film, günlük hayattan sunduğu kesitler itibariyle sinema tarihinde önemli bir yere sahip.

Filme dönecek olursak, yukarıda saydığım imkansızlıklar içinde iş bulmaya çalışan bir adamın hikayesini konu ediniyor. Çalışabilmesi için bir bisiklete ihtiyaç duyan Antonio, bisikletinin çalınması üzerine etrafındakiler de seferber ederek tüm Roma’nın altını üstüne getirerek bisikletini aramaya koyulur. Ancak, koca bir şehirde bisiklet aramak sandığı kadar kolay olmayacaktır.

Film, hem insani değerlere yaptığı vurgu, hem sahip olduklarımızın değerini bize hatırlatması hem de yukarıda sözünü ettiğim gibi bir dönem Avrupa’sına bizleri götürmesi yönüyle izlenmeye değer.

31 Ocak 2008 Perşembe

Wo de fu qin mu qin

Sizlere bu kez bir Uzak Doğu sinema filmi tanıtmak istiyorum. The Road Home ( türkçeye Eve Giden Yol şeklinde tercüme edebiliriz ) ismindeki bu film babasının vefatı üzerine köye giden bir gencin hikayesini anlatıyor. Film, önce siyah beyaz olarak başlıyor. Soğuk bir kış gününde köyüne dönen bu genç, birden kendisini annesinin babası için düzenlemeye çalıştığı cenaze hazırlıkları içinde bulur. Kısa bir süre sonra, babasının seneler önce bu köye öğretmen olarak geldiğini, köy halkı tarafında çok sevilen biri olduğunu öğreniyoruz. Annesi, babasının son yolculuğunun oldukça şaşaalı ve ona yakışır bir biçimde olmasını istiyor. Cenaze hazırlıkları sürerken, film birden bizi geçmişe alıp götürüyor ve siyah beyaz olan görüntü birden renkleniyor.
Filmin bundan sonraki bölümünde bir köy öğretmeni ile köylü bir kız arasında geçen aşk hikayesine tanıklık ediyoruz. Bu hikaye aslında izlerken bize öyle tanıdık geliyor ki, adeta bizim kendi coğrafyamızı anlatır gibi. Örneğin, köy öğretmeninin köyün girişinde bütün köylüler tarafından karşılanması, bütün halkın elele vererek okul binasını inşa etmesi, köylülerin genç öğretmene yemek hazırlamaları, sırasıyla evlerine yemeğe davet etmeleri gibi.
Bir de, iki genç insan arasında geçen aşk öyle naif, öyle samimi ki. Yalnızca bir kaç kez görüşmelerine rağmen, büyük bir aşk filizleniyor aralarında. Genç öğretmen siyasi bir takım nedenlerden ötürü köyden ayrıldığında, genç kız aylarca köyün girişinde öğretmenin geri döneceği günü bekliyor. Saatlerce soğukta kaldığı için de yataklara düşüp hasta oluyor. Sonra kavuşuyorlar tabii.
Filmin sonunda yine günümüze dönüyoruz ve film tekrar siyah beyaz oluyor. Karlar altında, yüzlerce insanın sırtında muazzam bir cenaze töreniyle noktalanıyor film.
Bu ve benzeri filmleri izlerken, hep doğu kültürünün aslında bizim kültürümüze ne denli benzer olduğunu görüyor ve şaşırıyorum. Aslında şaşırmaktan öte seviniyorum demeliyim. Zira, farklı kültürlere doğru yelken açtıkça aslında bizden kilometrelerce ötede dahi olsalar, aynı his ve düşüncelere sahip olabileceğimizi görüyorum. Düşünsenize, bizden oldukça farklı bir rejim ile yönetilen Çin'de sıradan bir köyde yaşanılanlar bize ne kadar yakın ve benzer. Farklı toplumların birbirlerini daha iyi anlamaları adına, bu tür girişimlerin faydasına inanıyorum ve sizlere de eğer imkanınız olursa bu filmi kaçırmamanızı tavsiye ediyorum.

Film hakkında daha ayrıntılı ilgi için:
http://www.imdb.com/title/tt0235060/

4 Şubat 2007 Pazar

Le Grand Voyage

Fransanın varoşlarından başlayıp avrupayı bir baştan bir başa, ardından da türkiyeden ve bir kaç arap ülkesinden geçerek kutsal topraklara uzanan bir serüveni anlatıyor bu film.öyle ki, hayatı boyunca bu ani bekleyen samimi bir mümin ile fransada doğup büyüyen aynı dili bırakın aynı dini dahi paylaşamamış bir oğul için anlamsız gibi görünen bir yolculuk belki de sonlara doğru hayatın anlamlarından biriyle bizleri başbaşa bırakıyor.filmi teknik açıdan, oyunculuk açısından ve konu açısından ele almak mümkün gibi gözükse de ben daha ziyade gurbette yaşayan biri gözüyle filmden hissettiklerimi aktarmak istiyorum.


Öncelikle, bu uzun yolculu yer yer bir belgesel tadında izleyerek pek çok ülke üzerinden adeta ben de kendimi bir sefere çıkmış gibi hissettim.türkiye sahnelerinde türkçe konuşan gümrük görevlisi ve hacca giden bu baba oğulu tokatlayan kalpazan ile her ne kadar karizmayı çizmiş gibi gözüksek de en azından yedi tepeli şehirden okunan ezan seslerinin verdiği haz başka bir şeyle değişilemez.filmin çok kısa da üzerinde dursa vermeye çalıştığı bir kültür çatışması da dikkatlerden kaçmıyor. yaşamayan bilmez belki ama burada amerikada da bu çatışma bir neslin neredeyse kaybolması gibi sonuçlar verebiliyor maalesef.hayatının son arzusunu yerine getiren samimi bir müslümanı bekleyen hazin son da filmin en duygusal sahnesi olarak zihinlerimizde yer ediyor.kısacası, vatan topraklarından kilometrelerce ötede, oralara ve kutsal topraklara olan özlemimizi bir kuşak çatışması çerçevesinde belgesel tadında bizlere yaşatan bu mütevazı filmi izlerseniz belki anlamlandırmaya çalıştığınız hayatta eş geçtiğiniz pek çok şeyi görme fırsatı bulabilirsiniz.

Cennetin Çocukları, Children of Heaven


Children of Heaven, Cennetin Çocukları, İran FilmiBir çift ayakkabının hikayesi...Hayatın gerçek değerinden git gide uzaklaştığımız zaman dilimlerinde belki bir kaç küçük ayrıntıda gizli sahip olduklarımızın sırrı. Oysaki ne kadar habersiz yaşamaktayız bize sunulan nimetlerden ve çoğu kez burun kıvırdıklarımıza muhtaç olan kimselerden.

Hayatın masal gibi aktığı bir şehirde, filmde bu bir İran şehri olsa da aslında bizim doğup büyüdüğümüz sokaklarında koştuğumuz memleketimizden çok da farkı yok esasında.

Daracık sokakların ortasından akıp giden şu kanalları, içiçe hayatların yaşandığı musluğu dahi olmayan gecekondular, onlarca çocuğun coşkusuna ortak olabileceğiniz mahalle arası maçlar, üç çocuğun aynı sırayı paylaştığı öğrencilik yılları. Sadece bunlar değil elbette yaşadımız hayatı bir gün karşımıza böyle beklenmedik anda çıkaran, varoluşumuzu var olma nedenimizi bizlere sorgulatan.Filmin konusu kısaca, kardeşinin tamir olduğu halde aslında hala giyilemeyecek durumda olan ayakkabılarını kaybeden küçük bir çocuğun tekrar bu ayakkabıları alabilmek için hayatını ortaya koyduğu bir mücadele. Ne güzel ki, halen insanca hasletlerin takdir görebileceği, hayatın aslında onca karmaşa arasında bazen küçük de olsa mutluluklar bahsedebileceğini.

Aklıma gelen bir kaç can alıcı sahneden söz etmeden de geçemeyeceğim. Örneğin, küçük kızın getirdiği çayı içmeden önce şeker isteyen, önünde çaycılık yaptığı camiye ait kesme şekerleri paketleyen babasına baba bu şekerlerden kullansana diyen kızına, "olur mu kızım, bunlar caminin mali. Bize güvendiler de teslim ettiler" diyebilecek kadar bizden bir film. Hasta annesinin yaptığı çorbayı bir başka hasta yaşlı komşusuna götüren çocuğa, sevinsin diye bir avuç kuruyemiş ikram eden ihtiyar amcanın ikramını kabul etmekte tereddüt yaşayacak kadar da hislendiren bir film.

Sinema diliyle anlatılan onca şey var ki 88 dakikaya sığdırılmış, her biri aslında birer hikaye birer hayat emaresi. Hepsini anlatıp da filmin büyüsünü sizlerin de sinema keyfini kaçırmak istemem. Son söz olarak derim ki, Lütfen kendinize bir güzellik yapın da hayatın bir penceresini açın: Bu filmi izleyin!

Filmin IMBD deki web sayfasi icin tiklayin

Central Station (Merkez İstasyon)

1998 Brezilya yapımı, alışılmışın dışında bir sinema yapıtı. Dünya sinemasına karşı ayrı bir ilgim var. Bunun nedeni, belki de çocukken hayalimde kurguladığım bir senaryonun halen canlılığını yitirmemesi olabilir. Başka bir ülkeye ait hayatın içinden bir film izlediğimde bulunduğum konumu unutup kısa süreliğine kendimi o insanların yerine koyuyorum. Bir an için o ülkenin dilinde konuştuğumu ve o ülkenin değerleriyle yaşamak durumunda kaldığımı hayal ediyorum. Bu bana çoğu zaman o ülke insanlarını daha iyi anlama ve bir arada yaşayabilme hususunda oldukça yardımcı oluyor.

Gelelim filmin konusuna. Dorra, Rio de Janeiro'da tren istasyonunda geçimini insanların mektuplarını yazarak sağlayan emekli bir öğretmendir. Bir gün oğluyla birlikte gelen bir kadın kendilerini terk eden kocasına mektup yazmak ister ve kadın trafik kazasında ölünce oğlu ortada kalır. Çocuğa sahip çıkmak ve babasını bulmak da Dora'ya düşer. Aynı zamanda bir yolculuk hikayesi olan bu film, yer yer neşeli yer yer de hüzünlü anlar yaşatıyor izleyiciye. Sevgi, aşk, şefkat gibi insanı değerlerin yerkürenin başka bir toprağında nasıl yaşandığına dair ipuçları veriyor bize. Bir iran filmine kıyasla bize ait değerlerin çok olmadığını ancak evrensel değerlerin de dil, din ve renk gözetmeksizin çoğu zaman aynı olduğunu, olabileceğini hatırlatıyor bizlere.

Filmin belki pek çok karesinde figüran olarak görünen kimseler o kadar gerçekçi yapıyorlar ki rollerini, kimi zaman bir belgesel tadında geçiyor yolculuğumuz. Film, özellikle de dini bir ayını oldukça geniş bir zaman diliminde bizlere takdim ediyor ki bu da dünya sinemasının işlevselliğinin bir nevi ispatı adeta. O insanlara ve o topraklara dair değerlerin ön plana çıkması dünyalı olmanın sevincini yaşatıyor bizlere.Dünyaya farklı bir pencereden bakmak, günlük problemlerimizle boğulduğumuz modern hayata bir mola vermek, bambaşka insanların dünyaya bakış açılarını keşfetmek istiyorsanız eğer, bu filme vaktinizi ayırın derim ben...

Kinamand (China man)

2005, Danimarka yapımı bu filmi Netflix’te yabancı filmler kaegorisinde dolaşırken buldum. Eşinden ayrılmış orta yaşlarda bir adamın Çin lokantasında çalışan Çinli bir kadına aşık olmasıyla gelişen bir aşk hikayesi diye söz ediliyordu filmden. Hem son bir kaç yıldır sürekli sorunlar yaşadığımız Danimarka’ya birazda içeriden bakabilmek hem de farklı dünyalara ait iki insanın yaşayabileceği bir aşkın nasıl bir şekle bürüneceğini görmek istemiştim.Yaşadığım ülkede de oldukça yaygın olan “sahte evlilik” lere aşk karışınca nasıl olurmuş onu da görmüş oldum. Belki hızlı bir temposu yok filmin, hatta film boyunca bitmek bilmeyen çince diyalogları dinlemek de zaman zaman sıkıcı olabiliyor. Ancak, birbirlerinin dillerini dahi bilmeyen iki insanın hayatlarının birenbire böylesine iç içe geçmesi ve beraberinde “sözler”in değil “gözler”in konuşması hakikaten seyretmeye değer. Hele hele globalleşen bir köy olma yolunda hızla ilerleyen dünyamızda, birbirimizi anlama ve birlikte yaşayabilme adına farklı toplumların hayatlarına biraz daha sinemizi açmanın zamanı geldi de geçiyor.

Film hakkında daha ayrıntılı bilgi almak için buyrun: http://www.imdb.com/title/tt0414195/