Philadelphia'da yaşamaya başladığımdan beri (şeytan kulağına kurşun) hiç trafik polisi durdurmadı, hiç de ceza puanı almadım diye içinden geçirmiştim ki, an itibariyle evime kırmızı ışıkta geçtiğim bilgisi ulaştı. Posta kutusunda Red Light Camera Program yazısını okuyunca Allah Allah, bir yanlışlık mı oldu acaba diye aklımdan geçirdim.
şehirler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şehirler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
10 Eylül 2012 Pazartesi
15 Ağustos 2012 Çarşamba
Alternatif New York Seyahati: Staten Island Feribotu
New York trafiği hepinizin malumu. Her ne kadar İstanbul trafiğiyle kıyaslandığında çok daha masum gibi dursa da bazen insanı çıldırtabiliyor. Özellikle de New York'ta yaşamıyorsanız. New Yorklular hem trafiğe hem de hayatın hızlı ritmine alışkın olduklarından dışarıdan gelen ziyaretçiler kadar stres yaşamıyorlardır eminim.
2 Mart 2009 Pazartesi
16 Şubat 2009 Pazartesi
30 Aralık 2008 Salı
22 Kasım 2008 Cumartesi
23 Mayıs 2008 Cuma
Batsto Village ve düşündürdükleri
Bundan yaklaşık 8 ay kadar önce Amerika'ya ilk ulaşan kolonilerin yerleşim yeri olan Jamesburg'a gitmiştim. Yeni Dünya'nın en eski yerleşim merkezi olan bu bölgeyi bizim köylerimizden çok daha ilginç ya da üstün kılan herhangi bir unsur bulunmadığını, bilakis bizim hala bu tür yerleşim mantığını sürdürdüğümüzü dile getirmiştim.
Amerika'nın yerli halkı hem ülkenin geçmişine dair daha aydınlatıcı bilgilere sahip olmak hem de eski zamanda insanların nasıl yaşadığına dair fikir sahibi olmak için bu bölgeyi yoğun bir biçimde ziyaret ediyorlar. Virginia bu anlamda en talihli eyalet sayılabilir. Zira aynı bölgede üç ayrı kasaba ziyaretçilere hala o eski günlerin tadını yaşatmaya devam ediyor.
Peki, uzakta yaşayanlar ne yapacak? Onlar da tabii ki kendi eyaletlerinin tarihi yerleşim yerlerini ziyaret ederek bu meraklarını giderecekler. Biz de, her ne kadar Jamestown bölgesini ziyaret ederek bu merakımızı gidermiş olsak da New Jersey'de yaşayan meraklı Türkler olarak bu eyaletin tarihine doğru keyifli bir yolculuğa çıkalım istedik.Güney New Jersey'de yaşadığımız için talihli sayılırdık zira az sonra sözünü edeceğim kasaba, bulunduğum yerden yarım saat uzaklıkta. Daha önce bu köye şöylesine bir uğramış, düzenlenen festival ilgimi çektiği için köyün etrafında kısa bir tur atmıştım. Ancak bu kez, bir rehber eşliğinde hem köy hakkında daha ayrıntılı bilgilenecek, hem de etrafındaki yemyeşil bitki örtüsü ve ormanlık alanda yaşayan canlıları yakından görme imkanına sahip olacaktık.
İki saatlik gezimizde tur rehberimiz Gil sayesinde,köyün nasıl kurulduğundan tutun, ilk maden ocağına, maden ocağının sahibi Wharton'ın evinden sıra sıra dizilmiş kasaba evlerine, masmavi gölün sevimli sakinleri kurbağalar, kaplumbağalar ve yılanlardan ormandaki porsuklara kadar türlü türlü yerler ve canlılara kadar pek çok şeyi görme imkanı bulduk.
Tabi bunlar Türkiye'de aslında hepimizin günlük hayatta bir şekilde karşılaştığı ancak bu kadar ilginç bulmadığı sıradan şeyler gibi geldi bize. Ancak, Gil'in olayları hikayelendirmesi, ormana ve köye dair en küçük ayrıntıları dahi detaylandırması ve bize 'Bakın size çok ilginç bir şey göstereceğim deyip meraklandırması' insana bu ülkede Doğaya ve Geçmişe verilen önemin ne denli ehemmiyetli olduğunu hatırlattı.
Örneğin, bir artezyen kuyusunu anlatırken, belki de hayatında hiç artezyen kuyusu görmemiş muhatapları da dikkate alan Gil, yeryüzünün kaçta kaçı suyla kaplı, bu suyun yüzde kaçı içilebilir gibi sorularla muhatabının dikkatini çektikten sonra, artezyen suyunun o zamanın ve günümüzün insanlarının hayatlarında oynadığı rolü çok güzel bir biçimde ifade etmiş oldu.
1700'lerden kalma bir geçmişe bu derece değer veren bu insanların Türkiye'yi gördüklerinde yaşadıkları heyecanı ve sevinci artık siz hayal edin. Kültürel değerlerimizi kendi ellerimizle yok ederken aslında geleceğimiz de yok ettiğimizi, bundan bir kaç asır sonra eğer sahip olduğumuz değerlere kol kanat geremezsek Turizm merkezleri olarak 200 yıllık New York'ları, yarım asırlık Dubai'eri görmemiz kaçınılmaz olacaktır.
25 Kasım 2007 Pazar
Yine, yeniden Baltimore
Amerika’ya geldiğimde kaldığım ilk yer olması ve güzel arkadaşlıklar kurduğum bir şehir olarak aklımda kalması sebebiyle Baltimore’un benim için hep özel bir yeri vardır. Her ne kadar pek çokları bir Türk’ün Baltimore gibi bir yerde ne işi var şeklinde düşünse de güzel yanlarından bakıldığında Baltimore yaşanabilir bir kent gibi durabiliyor.
Dört günlük Thanksgiving tatilini fırsat bilerek yanımda sürüklediğim üç beş kişiyle koyulduk Baltimore taraflarına. Bu kez niyetim, iki ay kadar kaldığım bir şehrin en önemli sembollerinden biri olan Akvaryumunu gezmek ve epeydir özlemini çektiğim şehir hayatını bir nebze tatmaktı.
Thanksgiving (Şükran günü) pek çok Amerikalı için bizdeki Bayram geleneğine benzer bir anlam taşıdığı için bu zaman diliminde yollar kalabalık, alış veriş merkezleri de hınca hınç dolu oluyor. Hatta, Black Friday denilen tatilin ikinci günü inanılmaz indirimler söz konusu olduğundan insanlar mağaza önlerinde beklemeye bir gece önceden başlıyorlar. Bu yüzden, bu zaman dilimlerinde bir tatil ya da ziyaret düşünüyorsanız çok önceden gezinizi planlamanız lazım.
Bu sefer, en azından son dakika sürprizleriyle karşılaşmamak için geziyi önceden planlayayım dedim. Tıpkı bir Amerikalının yaptığı gibi, Akvaryum biletlerini internet üzerinden sipariş ettim, yakınlarda otopark varmı diye araştırma yaptım, araba kiralama servisini bir kaç gün önceden aradım ve gideceğim güzergahtaki tüm noktaların haritalarını tek tek yanıma aldım. Buraya kadar her şey tamam gibi gözüküyordu.
Akvaryum öncesiplanlarımda hemen yürüyüş mesafesinde olan Afgan Kebab’ta yemek yemek vardı. Ancak bilmediğim başka bir adrese taşındığından bu planım suya düştü. Biz de düştük şehrin sokaklarına yemek yiyebileceğimiz bir mekan arıyoruz. Charles Streer boyunca giderken, park edecek yer bulamadığımız için iki Subway restoranını kaçırdık. Ardından, gözümüze Indian-Pakistani fooz yazan bir lokanta ilişti. Hemen içeriye daldık ve bol baharatlı Pakistan yemeklerinden yemek için sabırsızca beklemeye başladık. Yaklaşık bir saat kadar bekledikten sonra, ki adam bize 15-20 dakika sürer demişti, pilavsız salatasız kuru kuru ekmek kebab yedik ve mekandan ayrıldık. Bu lokantanın tek olumlu yanı hemen yanıbaşında mescid bulunmasıydı.
National Aquarium
Bilmiyorum daha önce Akvaryum görme fırsatınız oldu mu. Ama bir gün yolunuz bu taraflara düşerse Baltimore’daki bu heyecan verici su altı müzesini şiddetle tavsiye ederim. Neler yoktu ki Akvaryum’da. Gerçeğini aratmayn yağmur ormanlarından Avusturalya’nın timsahlarla dolu nehirlerine, köpek balıklarıyla dolu havuzdan kurbağa sergisine kadar pek çok ilginç canlı burada bir arada. Akvaryum’un bir de klasikleşmiş özel gösterisi var ki yer kalmadığı için ayakta izlemek durumunda kaldık: Yunus gösterisi. Hani şu televizyonlarda izlediğimiz eğitimli yunuslar var ya, işte onlar. Merak edenler için web sayfası www. aqua.org
Akvaryum’dan çıkınca biraz liman kenarında dolaştık, üst geçitten geçtik, Pratt Street Pavillion denen alışveriş mağazasının reyonlarına baktık, bir kaç hediyelik eşya aldık ve böylece bir Baltimore gezisi daha sona ermiş oldu.
Dört günlük Thanksgiving tatilini fırsat bilerek yanımda sürüklediğim üç beş kişiyle koyulduk Baltimore taraflarına. Bu kez niyetim, iki ay kadar kaldığım bir şehrin en önemli sembollerinden biri olan Akvaryumunu gezmek ve epeydir özlemini çektiğim şehir hayatını bir nebze tatmaktı.
Thanksgiving (Şükran günü) pek çok Amerikalı için bizdeki Bayram geleneğine benzer bir anlam taşıdığı için bu zaman diliminde yollar kalabalık, alış veriş merkezleri de hınca hınç dolu oluyor. Hatta, Black Friday denilen tatilin ikinci günü inanılmaz indirimler söz konusu olduğundan insanlar mağaza önlerinde beklemeye bir gece önceden başlıyorlar. Bu yüzden, bu zaman dilimlerinde bir tatil ya da ziyaret düşünüyorsanız çok önceden gezinizi planlamanız lazım.
Bu sefer, en azından son dakika sürprizleriyle karşılaşmamak için geziyi önceden planlayayım dedim. Tıpkı bir Amerikalının yaptığı gibi, Akvaryum biletlerini internet üzerinden sipariş ettim, yakınlarda otopark varmı diye araştırma yaptım, araba kiralama servisini bir kaç gün önceden aradım ve gideceğim güzergahtaki tüm noktaların haritalarını tek tek yanıma aldım. Buraya kadar her şey tamam gibi gözüküyordu.
Akvaryum öncesiplanlarımda hemen yürüyüş mesafesinde olan Afgan Kebab’ta yemek yemek vardı. Ancak bilmediğim başka bir adrese taşındığından bu planım suya düştü. Biz de düştük şehrin sokaklarına yemek yiyebileceğimiz bir mekan arıyoruz. Charles Streer boyunca giderken, park edecek yer bulamadığımız için iki Subway restoranını kaçırdık. Ardından, gözümüze Indian-Pakistani fooz yazan bir lokanta ilişti. Hemen içeriye daldık ve bol baharatlı Pakistan yemeklerinden yemek için sabırsızca beklemeye başladık. Yaklaşık bir saat kadar bekledikten sonra, ki adam bize 15-20 dakika sürer demişti, pilavsız salatasız kuru kuru ekmek kebab yedik ve mekandan ayrıldık. Bu lokantanın tek olumlu yanı hemen yanıbaşında mescid bulunmasıydı.
National Aquarium
Bilmiyorum daha önce Akvaryum görme fırsatınız oldu mu. Ama bir gün yolunuz bu taraflara düşerse Baltimore’daki bu heyecan verici su altı müzesini şiddetle tavsiye ederim. Neler yoktu ki Akvaryum’da. Gerçeğini aratmayn yağmur ormanlarından Avusturalya’nın timsahlarla dolu nehirlerine, köpek balıklarıyla dolu havuzdan kurbağa sergisine kadar pek çok ilginç canlı burada bir arada. Akvaryum’un bir de klasikleşmiş özel gösterisi var ki yer kalmadığı için ayakta izlemek durumunda kaldık: Yunus gösterisi. Hani şu televizyonlarda izlediğimiz eğitimli yunuslar var ya, işte onlar. Merak edenler için web sayfası www. aqua.org
Akvaryum’dan çıkınca biraz liman kenarında dolaştık, üst geçitten geçtik, Pratt Street Pavillion denen alışveriş mağazasının reyonlarına baktık, bir kaç hediyelik eşya aldık ve böylece bir Baltimore gezisi daha sona ermiş oldu.
21 Ekim 2007 Pazar
Nj Sahilleri
New Jersey’nin orta kıyı şeridine ismini veren Ocean County’nin web sayfasında gördüğüm Deniz Feneri resminin cazibesine kapılarak yeniden yollara düştüm. Bu kez güzergah,önce doğuya ardından da kuzeye olmak üzere yaklaşık 150 kilometrekarelik bir alanı kaplayacak şekilde bir daire çizmekti.
Aslında asıl niyetim, Bayville taraflarında bulunan bir kamp bölgesini gezmek ve ilerisi için buraya gelinebilir mi türünden bir keşif turuna çıkmaktı. Ancak, yol boyunca beklenmedik pek çok doğa harikasıyla karşılaşınca mola sayımız arttı ve yolculuğumuz hem renkli hem de yorucu geçti.
Hammonton kasabası dolaylarında yolun iki taraflı arabalarla kaplı olduğu bölgeden geçebilmek için neredeyse yarım saatimizi harcadık. Batsto tarihi köyü tabelalarını da görünce dönüşte mutlaka buraya uğrayalım diyerek yönümüzü kuzeye çevirdik. Bu kez yol boyunca nehirler ve göllerden geçerken bir yandan manzaranın tadını çıkarıyor bir yandan da görülebilecek nereler vardır diye gözlerimizi dört açıyorduk.
İlk durağımız, asıl yola çıkış niyetimizde de olan Cedar Creek Kamp alanı oldu.
Kamp yerine vardığımızda ortalıkta kimselerin olmadığını görünce sezonun bittiğini anladık. İzin isteyip kamp alanını gezdik. Orman içinde, daracık patika yollardan geçerek dolaştığımız bu bölge, küçük tahtadan kulübeleriyle izci kampları için ideal bir alan gibi gözüküyordu. Çadır kurma, karavanla kalma gibi seç enekleri de olan kamp yeri beraberinde kano ve bot seferlerine imkan veren nehri de içeriyordu.
Bir sonraki durağımız, okyanus kıyısında upuzun sahil şeridiyle kendi halinde küçük bir ada olan Long Beach Island oldu. Adayı kere parçasına bağlayan köprü üzerinden seyretmenin ayrı bir keyfi olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. Daha önceleri gezdiğim plajlarla kıyaslandığında, dalga kıranların olmadığı, tahta yürüyüş yolunun da ihmal edildiği bu bol dalgalı kumsalda biz de yapılabilecek en keyifli şeyi yaptık: Ayakkabılarımızı çıkardık ve kumlarda çıplak ayakla yürüdük. Ekim ayının neredeyse bitmek üzere olduğu şu günlerde, surf yapmaya, güneşlenmeye ve özellikle de balık tutmaya gelen insanları görünce hayli şaşırdık. Aslında hava rüzgarlı olmasına karşın, kumsalın halen sıcak olduğunu hissedebiliyorduk.
(Eve dönünce adanın web sayfasından indirdiğim martı ve dalgaların seslerini de sizlerle paylaşmak istedim)
Uçsuz bucaksız okyanusun maviliğini doya doya seyrettiken sonra bu kez, yol üzerinde gördüğümüz diğer turistik yerlere doğru yola koyulduk. İlk olarak Batsto tarihi kasabası yakınlarında bir göl kenarındaki piknik alanını ve hemen yolun karşısındaki biraz ıssız gibi görünen kamp alanlarını gezdik. Ormanın içinde bizden başka kimselerin olmadığı hissi bizi biraz endişeye sevk etti ve bu bölgeden ayrıldık.
Batsto tarihi köyünün hemen ilerisinde Wharton eyalet ormanına girdik önce. Amerika’da ilk defa tali bir yolda gidiyor olmanın verdiği heyecanla ormanlık bölgede epeyce ilerledik. Baktık ki, karşımıza çıkan ne bir bina, ne bir göl ne var ne de ormanın ne zaman biteceğine dair bir tabela. Toprak yol devam ediyor ve bir türlü bitmek bilmiyor. Bir ara ormanın içinde sağa sola bir kaç manevra yapıp acaba değişik yerler var mıdır diye araştırırken en eyisi kaybolmayalım diyerek geldiğimiz yoldan geri döndük. Hız limiti de dahil olmak üzere hiç bir tabelanın olmadığı bu orman bizi hem şaşırttı hem de Türkiye’nin yollarını andırdığı için sevindirdi. Ormanın içinde sadece bir kamp yeri dikkatimizi çekti ve kendi aramızda gece burada kalmak yürek ister yorumlarını yaptık.
Ve yolculuğumuzun son durağı: Tarihi Batsto köyü. Amerika’da herhangi bir yerleşim yeri ya da binalar tarihi olarak adlandırıldığında hep tebessümle yaklaşmışımdır. Zira, Amerikalılara tarihi gelen bu yerler yaklaşık 300 senelik bir geçmişe sahip olduğu ve bizim hali hazırda köylerde kasabalarda kullandığımız binaları anımsattığı için bana hiç de tarihi gelmiyor. Yine de, merakımızı giderme adına sözü edilen yerleri gezmeye karar vedik.
Bu kez, Williamsburg’tan farklı olarak yerleşim yerinin küçüklüğü dikkatimi çekti. Belki Amerika’nın ilk yerleşim yeri değildi ama kendi halinde küçük de olsa sevimli bir tarihi beldeydi burası. Etrafta dikkatimizi çeken, tavukların bulunduğu bir kümes, ortamı panayır yerine dönüştüren satıcılar, ormanlığa doğru uzanıp giden bir göl gerçekten görülmeye değer denilebilir.
Ayrıntılı bilgi ve fotoğraflar için tarihi bölgenin web sayfasını gezebilirsiniz.
http://www.state.nj.us/dep/parksandforests/parks/wharton.html
http://www.batstovillage.org/
Hammonton kasabası dolaylarında yolun iki taraflı arabalarla kaplı olduğu bölgeden geçebilmek için neredeyse yarım saatimizi harcadık. Batsto tarihi köyü tabelalarını da görünce dönüşte mutlaka buraya uğrayalım diyerek yönümüzü kuzeye çevirdik. Bu kez yol boyunca nehirler ve göllerden geçerken bir yandan manzaranın tadını çıkarıyor bir yandan da görülebilecek nereler vardır diye gözlerimizi dört açıyorduk.
İlk durağımız, asıl yola çıkış niyetimizde de olan Cedar Creek Kamp alanı oldu.
Kamp yerine vardığımızda ortalıkta kimselerin olmadığını görünce sezonun bittiğini anladık. İzin isteyip kamp alanını gezdik. Orman içinde, daracık patika yollardan geçerek dolaştığımız bu bölge, küçük tahtadan kulübeleriyle izci kampları için ideal bir alan gibi gözüküyordu. Çadır kurma, karavanla kalma gibi seç enekleri de olan kamp yeri beraberinde kano ve bot seferlerine imkan veren nehri de içeriyordu.
Bir sonraki durağımız, okyanus kıyısında upuzun sahil şeridiyle kendi halinde küçük bir ada olan Long Beach Island oldu. Adayı kere parçasına bağlayan köprü üzerinden seyretmenin ayrı bir keyfi olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. Daha önceleri gezdiğim plajlarla kıyaslandığında, dalga kıranların olmadığı, tahta yürüyüş yolunun da ihmal edildiği bu bol dalgalı kumsalda biz de yapılabilecek en keyifli şeyi yaptık: Ayakkabılarımızı çıkardık ve kumlarda çıplak ayakla yürüdük. Ekim ayının neredeyse bitmek üzere olduğu şu günlerde, surf yapmaya, güneşlenmeye ve özellikle de balık tutmaya gelen insanları görünce hayli şaşırdık. Aslında hava rüzgarlı olmasına karşın, kumsalın halen sıcak olduğunu hissedebiliyorduk.
(Eve dönünce adanın web sayfasından indirdiğim martı ve dalgaların seslerini de sizlerle paylaşmak istedim)
Uçsuz bucaksız okyanusun maviliğini doya doya seyrettiken sonra bu kez, yol üzerinde gördüğümüz diğer turistik yerlere doğru yola koyulduk. İlk olarak Batsto tarihi kasabası yakınlarında bir göl kenarındaki piknik alanını ve hemen yolun karşısındaki biraz ıssız gibi görünen kamp alanlarını gezdik. Ormanın içinde bizden başka kimselerin olmadığı hissi bizi biraz endişeye sevk etti ve bu bölgeden ayrıldık.
Batsto tarihi köyünün hemen ilerisinde Wharton eyalet ormanına girdik önce. Amerika’da ilk defa tali bir yolda gidiyor olmanın verdiği heyecanla ormanlık bölgede epeyce ilerledik. Baktık ki, karşımıza çıkan ne bir bina, ne bir göl ne var ne de ormanın ne zaman biteceğine dair bir tabela. Toprak yol devam ediyor ve bir türlü bitmek bilmiyor. Bir ara ormanın içinde sağa sola bir kaç manevra yapıp acaba değişik yerler var mıdır diye araştırırken en eyisi kaybolmayalım diyerek geldiğimiz yoldan geri döndük. Hız limiti de dahil olmak üzere hiç bir tabelanın olmadığı bu orman bizi hem şaşırttı hem de Türkiye’nin yollarını andırdığı için sevindirdi. Ormanın içinde sadece bir kamp yeri dikkatimizi çekti ve kendi aramızda gece burada kalmak yürek ister yorumlarını yaptık.
Ve yolculuğumuzun son durağı: Tarihi Batsto köyü. Amerika’da herhangi bir yerleşim yeri ya da binalar tarihi olarak adlandırıldığında hep tebessümle yaklaşmışımdır. Zira, Amerikalılara tarihi gelen bu yerler yaklaşık 300 senelik bir geçmişe sahip olduğu ve bizim hali hazırda köylerde kasabalarda kullandığımız binaları anımsattığı için bana hiç de tarihi gelmiyor. Yine de, merakımızı giderme adına sözü edilen yerleri gezmeye karar vedik.
Bu kez, Williamsburg’tan farklı olarak yerleşim yerinin küçüklüğü dikkatimi çekti. Belki Amerika’nın ilk yerleşim yeri değildi ama kendi halinde küçük de olsa sevimli bir tarihi beldeydi burası. Etrafta dikkatimizi çeken, tavukların bulunduğu bir kümes, ortamı panayır yerine dönüştüren satıcılar, ormanlığa doğru uzanıp giden bir göl gerçekten görülmeye değer denilebilir.
Ayrıntılı bilgi ve fotoğraflar için tarihi bölgenin web sayfasını gezebilirsiniz.
http://www.state.nj.us/dep/parksandforests/parks/wharton.html
http://www.batstovillage.org/
8 Eylül 2007 Cumartesi
Saad’da Bir Akşam Yemeği
Yurtdışında yaşayanlar bilir, damak tadınıza uygun ve helal yemek yiyebilmek oldukça zordur. Amerika için konuşmak gerekirse New Jersey’nin Paterson bölgesi lahmacunu pidesi ve etli ekmeğiyle Türkiyeyi aratmayan restoranlarıyla meşhurdur. Bunun dışında kalan eyaletlerde (en azından benim gezdiğim gördüğüm üç beş tanesinde) tek tük de olsa Afgan ya da Ortadoğu asıllı lokantalarla idare edilir. Bu yazıda kısa bir süredir bağımlısı olduğumuz Philadelphia’nin meşhur Saad Cheesesteak çisinden söz etmek istiyorum. (Aslında bu yazıyı da yine arkadaşların ısrarları sonucu kaleme almış bulunmaktayım.)
Akşam üzeri saat 8 suları... Akşam namazının vakti çıkmak üzere. Philadelphia’dan geçen yolumuzun üzerinde namaz kılmak bahanesiyle durduğumuz caminin kapalı olduğunu öğreniyoruz. Yakınlarda başka cami var mıdır, ya da içeride kılabilir miyiz diye sormak bahanesiyle Saad’ın kapısından içeri giriyoruz. Bize burada kılabileceğimizi söylüyor, biz de üst kat, bodrum kat ya da arka bölme ararken, tezgahın altından seccadeyi çıkartıyor ve hemen salonun kenarında durun diyor. Tabi şaşırıyoruz önce. Tüm müşterilerin önünde namaz kılmak, her ne kadar duvarlar kabe resimleri ve hat metinleriyle dolu da olsa, bize garip geliyor. Ama başka seçeneğimiz olmadığı için dediğini yapıyoruz. Bu esnada seccadenin Türk malı olduğu gözümüze ilişiyor. Biz namazı kılarken, benim için de dua edin diyor bize.
Philadelphia’nın en meşhur restoranlarından biri Saad. Tanıdığımız Türk dostlardan da aldığımız referanslar neticesinde güvenle yemek yiyebileceğiniz bir yer. İşin enteresan tarafı, içeride hemen her milletten insan bulmak da mümkün. Kara çarşaflı zencilerden tutun da, beyaz amerikalılara, orta doğululara, asyalılara ve hispaniklere kadar uzanan geniş bir müşteri yelpazesi var Saad’ın. İçeride sürekli çalmakta olan Arapça ilahiler ya da Kuran-ı Kerim’de kimseyi rahatsız etmiyor.
Değişik bir adam bu Saad. Kredi kartı haram diye sadece debit(hesabında para olan banka kartı) ya da nakit para kabul ediyor. Ramazan günleri iftardan sonra dükkanı açıyor ve parayı siz yemeği yedikten sonra alıyor. Yani pek çok Amerikan tarzı geleneği kendi tarzıyla reddediyor.
Menüye gelince, tavuklu sandviç ya da köftesini denediğim için tavsiye edebilirim. Cheesesteak (bizim tantuniye benzer bir tür) hususunda ise ketçap ve mayonezi kıvamında tutturduğunuzda değişik bir tad yakalayabileceğinizi söyleyebilirim. Yanında patates kızartması ve ayran da oldu mu, kişi başı maksimum 10 dolar harcayarak karnınızı güzelce doyurabilirsiniz. Dahası, Subway’in veggy ya da tuna sandviçlerine kat kat tercih ederim desem hiç abatmış olmam sanırım. Kısacası, yolunz bir gün bu taraflara düşerse uğramadan geçmeyin diyebileceğim bir adres veriyorum size:
Saad's Halal Place, 4500 Walnut St, Philadelphia, PA 19139
(215) 222-7223
4500 Walnut St, Philadelphia, PA 19139
Akşam üzeri saat 8 suları... Akşam namazının vakti çıkmak üzere. Philadelphia’dan geçen yolumuzun üzerinde namaz kılmak bahanesiyle durduğumuz caminin kapalı olduğunu öğreniyoruz. Yakınlarda başka cami var mıdır, ya da içeride kılabilir miyiz diye sormak bahanesiyle Saad’ın kapısından içeri giriyoruz. Bize burada kılabileceğimizi söylüyor, biz de üst kat, bodrum kat ya da arka bölme ararken, tezgahın altından seccadeyi çıkartıyor ve hemen salonun kenarında durun diyor. Tabi şaşırıyoruz önce. Tüm müşterilerin önünde namaz kılmak, her ne kadar duvarlar kabe resimleri ve hat metinleriyle dolu da olsa, bize garip geliyor. Ama başka seçeneğimiz olmadığı için dediğini yapıyoruz. Bu esnada seccadenin Türk malı olduğu gözümüze ilişiyor. Biz namazı kılarken, benim için de dua edin diyor bize.
Philadelphia’nın en meşhur restoranlarından biri Saad. Tanıdığımız Türk dostlardan da aldığımız referanslar neticesinde güvenle yemek yiyebileceğiniz bir yer. İşin enteresan tarafı, içeride hemen her milletten insan bulmak da mümkün. Kara çarşaflı zencilerden tutun da, beyaz amerikalılara, orta doğululara, asyalılara ve hispaniklere kadar uzanan geniş bir müşteri yelpazesi var Saad’ın. İçeride sürekli çalmakta olan Arapça ilahiler ya da Kuran-ı Kerim’de kimseyi rahatsız etmiyor.
Değişik bir adam bu Saad. Kredi kartı haram diye sadece debit(hesabında para olan banka kartı) ya da nakit para kabul ediyor. Ramazan günleri iftardan sonra dükkanı açıyor ve parayı siz yemeği yedikten sonra alıyor. Yani pek çok Amerikan tarzı geleneği kendi tarzıyla reddediyor.
Menüye gelince, tavuklu sandviç ya da köftesini denediğim için tavsiye edebilirim. Cheesesteak (bizim tantuniye benzer bir tür) hususunda ise ketçap ve mayonezi kıvamında tutturduğunuzda değişik bir tad yakalayabileceğinizi söyleyebilirim. Yanında patates kızartması ve ayran da oldu mu, kişi başı maksimum 10 dolar harcayarak karnınızı güzelce doyurabilirsiniz. Dahası, Subway’in veggy ya da tuna sandviçlerine kat kat tercih ederim desem hiç abatmış olmam sanırım. Kısacası, yolunz bir gün bu taraflara düşerse uğramadan geçmeyin diyebileceğim bir adres veriyorum size:
Saad's Halal Place, 4500 Walnut St, Philadelphia, PA 19139
(215) 222-7223
4500 Walnut St, Philadelphia, PA 19139
20 Ağustos 2007 Pazartesi
baltimore...
evet hayli uzun zaman oldu yazmayali. hani anlatacak bir sey olmadigindan degil. burasi amerika. evde otursaniz bile anlatacak bir seyler buluyorsunuz. gecen haftadan beri yeni bir heyecan sardi beni. evet, sonunda ben de su fani dunyada bir otomobil sahibi oldum. pazartesi gununden beri gunde yaklasik 40 mil yol katederek acemiligimi uzerimden atmaya calisiyorum. simdi araba mevzuuna girmeden once daha once de bahsetmek istedigim ancak bir turlu firsat bulamadigim konuya girmek istiyorum. baltimore sehrinden kisaca soz edecegim ardindan da burada yasayan zencilerden. baltimore zenci nufusun yogun olarak yasadigi bir bolge. zencilere ilk ozgurluk verilen sehirlerden biri olmasi nedeniyle guneyden ve diger eyaletlerden vakti zamaninda cok zenci gelmis buralara. trenlerle ozgurluk olmayan eyaletlerden zenci tasimislar binlerce. simdilerde nufusun yarisini zenciler olusturuyor diyebiliriz. downtown denilen sehir merkezinde ve merkeze yakin yerlerde beyaz nufus gorulurken sehrin dislarina dogru ozellikle belli bolgeler varki beyaz insanlara rastlamaniz mumkun bile degil. iste bu yuzden geldigimden beri bir berber bulup da gidemedim. oturdugum yer zenci nufusun yogun oldugu yerlerden beri. komsularimiz gecenin 12sine 1ine kadar son ses muzik dinliyorlar Allah razi olsun.
baltimore bir liman sehri. nufusu 600.000 civarinda. maryland eyaletine bagli. eyaletin baskenti annapolis olmasina karsin baltimore ulke capinda daha ziyade taninan bir sehir. simdi yeri gelmisken city, county, state, town kavramlarina da deginelim. oncelikle burada en buyuk yerlesim birimi eyalet olarak adlandiriliyor. amerikanin genelini bir ulke olarak degil de kita olarak dusunurseniz kavramaniz daha kolay olur. maryland bu kitada bir ulke gibi. baltimore county ise bu ulkenin illerinden biri. baltimore city de bu ilin merkez ilcesi. tipki eskisehir ili ve eskisehir merkez gibi. town ise bu ilceye yakin veya uzak olan ama county sinirlari icerisinde yer alan kasabalar. bu sekilde karsilastirma yaptiginiz zaman anca turkiye ile bagdastirabiliyorsunuz. baltimore tarihi yapisi ve deniz kenarinda olmasiyla yerli turistler icin cazibe merkezi olarak dusunulebilir. ozellikle de sehir merkezindeki tarihi kiliseler, binalardaki tek tip kiremit rengi doku sehrin farkli bir havasi oldugunu size hissetiriyor. ayrica baltimore'da dunyanin sayili akvaryumlarindan biri National Aquarium ve maryland hayvanat bahcesi bulunmakta. sehir merkezinde sokaklar temiz ve bakimli iken kenar mahallelere dogru gidildikce yerlerde cop birikintilerine rastlamaniz mumkun.
baltimore bir liman sehri. nufusu 600.000 civarinda. maryland eyaletine bagli. eyaletin baskenti annapolis olmasina karsin baltimore ulke capinda daha ziyade taninan bir sehir. simdi yeri gelmisken city, county, state, town kavramlarina da deginelim. oncelikle burada en buyuk yerlesim birimi eyalet olarak adlandiriliyor. amerikanin genelini bir ulke olarak degil de kita olarak dusunurseniz kavramaniz daha kolay olur. maryland bu kitada bir ulke gibi. baltimore county ise bu ulkenin illerinden biri. baltimore city de bu ilin merkez ilcesi. tipki eskisehir ili ve eskisehir merkez gibi. town ise bu ilceye yakin veya uzak olan ama county sinirlari icerisinde yer alan kasabalar. bu sekilde karsilastirma yaptiginiz zaman anca turkiye ile bagdastirabiliyorsunuz. baltimore tarihi yapisi ve deniz kenarinda olmasiyla yerli turistler icin cazibe merkezi olarak dusunulebilir. ozellikle de sehir merkezindeki tarihi kiliseler, binalardaki tek tip kiremit rengi doku sehrin farkli bir havasi oldugunu size hissetiriyor. ayrica baltimore'da dunyanin sayili akvaryumlarindan biri National Aquarium ve maryland hayvanat bahcesi bulunmakta. sehir merkezinde sokaklar temiz ve bakimli iken kenar mahallelere dogru gidildikce yerlerde cop birikintilerine rastlamaniz mumkun.
New York notları...
Ayirt etmek guc oldu egri ile dogruyu;
Sevmek bize is oldu Newyork Sokaklarinda...
Sevmek bize is oldu Newyork Sokaklarinda...
ne guzel sarkidir bilirsiniz, bir gun gelir de bu sokaklarda yuruyup bu sarkiyi soyler miyim diye dusunmezdim bile. oysa dunyanin hali iste gun geldi bize de nasip oldu. Evet, amerikaya geleli uc aydan fazla oldu ve nihayet gecen hafta NewYork denen dunyanin en kalabalik ve olaganustu sehrine ayak bastim. hatta ayak basmakla da kalmadim, araba kullandim kendime bile sastim. NewJersey istikametinden gelirken kullandigim kopru beni once Queens tarafina cikardi. hep merak ederim zaten Queens bulvarini ve o civarda hayatin nasil oldugunu. Ardindan Manhattan'a gectik. acikcasi tum bu hizli akan trafik boyunca nereden nasil ciktim nereye girdim pek fazla hatirlayamiyorum. arkadaslarla dedik ki boyle arabanin icinde NewYork gezilmez, biraz cikalim dolasalim. cektik arabayi CBS binasinin onune. bir saatlik park ucretini odedikten sonra basladik Manhattan sokaklarinda turlamaya. boyle anlarda da insanin aklina bir sey gelmiyor ki kardesim. insan bi Empire State binasina cikar ne bileyim ozgurluk anitini falan gormeye gider. yok, biz kalktik su meshur Central Park'a girdik. hani sirf meshur oldugundan yoksa park mi gormedik hayatimizda. zaten bes dakka ya surdu ya surmedi parktan ayrildik. sonra, sokak ressamlarini, koskoca newyork sokaklarinda cirit atan faytonlari ve mis gibi (!) kokan atlari yakindan musahede ettik. abi kesin bi Turk cikacak karsimiza sartlanmisligiyla iki Turke rastladik. Sony, IBM, Apple, Trump binalari arasinda saklambac oynadik. Misirli musluman kardeslerimizin helal olduguna dair israrlarina dayanamayarak pilav ustu doner benzeri Gyro denen bir fast-food turunu denedik ve inanin bir saat kadar kisa suren bu gezintinin her anini buyuk bir heyecan ve saskinlikla gecirdik. Brooklyn taraflarinda ise Okyanusun insana huzur veren manzarasinda ufka daldik kisa sure de olsa. Cift kapli koprulerin turkiyeye en az bir elli sene icinde ugramayacaginin bilinciyle ne kadar sansli oldugumuzu dusunduk. Bu gezi sayilmaz dedik evin yolunu tuttuk ve en kisa zamanda adam gibi gezmek sozunu verdik. Ne diyelim, Allah bir gun sizlere de nasip etsin...
New Jersey, geyikler ve sicak yaz gunleri
Yaklasik iki ay oldu maryland'dan new jersey'e goceli. henuz kaydini degistirmedigim arabamla ve ehliyetimle maryland'li gibi davransam da artik yavas yavas buralara alismanin zamani geldi diye dusunuyorum.
New Jersey adi uzerinde Garden State yani bahce eyaleti. Jersey City disinda metrosu olan bir yerlesim yeri yok. zaten city diye anilan yerlesim merkezleri de 30-40 bin nufuslu yerler, bizdeki ilce benzeri ( misal New Brunswick ).
Evlerin cogu tek haneli. apartman diye bir sey neredeyse yok. yalnizca toplu yasanilan siteler var genelde ogrencilerin tuttugu ya da universite gorevlilerinin calistigi. her yer bag bahce at ciftligi. boyle bir yerde de ulasim sorunu olmasi dogal oluyor. ozellikle de South Jersey denilen bolge neredeyse tarlalarla kapli.
Turklerin nufusca en yogun yasadigi eyalet olmasiyla birlikte nufusun da en yogun oldugu vergilerin de buna bagli olarak yuksek oldugu bir eyalet New Jersey. Kuzey New Jersey`de Paterson sehrinde turk marketleri turk berberleri ve sokaklarda Turk insani bulmak mumkun. Bir grup da Arap nufusun yasadigi bu bolge nedense bana her seferinde cok kirli bir mahalle olarak geliyor. Bu boilge New Yorka yakin oldugu icin gunu birlik hatta yarim saatte bir bizim dolmuslara benzeyen seferler duzenlemisler. Turkiyeyi aratmiyor desek hata etmis olmayiz heralde.
New Jersey de bu kadar tarla ve bahcenin yaninda hayvanlarin varligi da bize oldukca enteresan geliyor. resimde goruldugu uzere, Geyik cikabilir yazisinin hemen ardindan geyik suruleri, sincaplar, sansarlar ve kostebekler arasinda dogal hayat bizleri karsiliyor.
hayat ilk etapta cok sikici geldi bana New Jersey`de. belki emeklilik sonrasi ev tutulup yasanabilecek tarzda bir yer.
Simdilik bir okyanus maceramiz olmadigi icin de okyanusta yuzme tecrubesini sizlerle paylasamiyorum. su siralar havalar oyle bir sicak ki 85-90 fahrenheit arasinda gidip geliyor. Hos, amerikada her yer air/condition oldugu icin belki de insanlar Turkiye gibi bir yerde yasasalar olecekler sicaktan. Arkadaslarin dedigini soyluyorum Adana benzeri nemli bir hava varmis burada. Nasil olmasinki hem okyanusa yakin, hem civarda nehir var. Kuzey Amerika olmasi itibariyle sozde ulkenin en serin bolgelerinden birinde yasiyoruz. Teksasta ya da Florida yasayanlari dusunemiyorum.
Evlerin cogu tek haneli. apartman diye bir sey neredeyse yok. yalnizca toplu yasanilan siteler var genelde ogrencilerin tuttugu ya da universite gorevlilerinin calistigi. her yer bag bahce at ciftligi. boyle bir yerde de ulasim sorunu olmasi dogal oluyor. ozellikle de South Jersey denilen bolge neredeyse tarlalarla kapli.
Turklerin nufusca en yogun yasadigi eyalet olmasiyla birlikte nufusun da en yogun oldugu vergilerin de buna bagli olarak yuksek oldugu bir eyalet New Jersey. Kuzey New Jersey`de Paterson sehrinde turk marketleri turk berberleri ve sokaklarda Turk insani bulmak mumkun. Bir grup da Arap nufusun yasadigi bu bolge nedense bana her seferinde cok kirli bir mahalle olarak geliyor. Bu boilge New Yorka yakin oldugu icin gunu birlik hatta yarim saatte bir bizim dolmuslara benzeyen seferler duzenlemisler. Turkiyeyi aratmiyor desek hata etmis olmayiz heralde.
New Jersey de bu kadar tarla ve bahcenin yaninda hayvanlarin varligi da bize oldukca enteresan geliyor. resimde goruldugu uzere, Geyik cikabilir yazisinin hemen ardindan geyik suruleri, sincaplar, sansarlar ve kostebekler arasinda dogal hayat bizleri karsiliyor.
hayat ilk etapta cok sikici geldi bana New Jersey`de. belki emeklilik sonrasi ev tutulup yasanabilecek tarzda bir yer.
Simdilik bir okyanus maceramiz olmadigi icin de okyanusta yuzme tecrubesini sizlerle paylasamiyorum. su siralar havalar oyle bir sicak ki 85-90 fahrenheit arasinda gidip geliyor. Hos, amerikada her yer air/condition oldugu icin belki de insanlar Turkiye gibi bir yerde yasasalar olecekler sicaktan. Arkadaslarin dedigini soyluyorum Adana benzeri nemli bir hava varmis burada. Nasil olmasinki hem okyanusa yakin, hem civarda nehir var. Kuzey Amerika olmasi itibariyle sozde ulkenin en serin bolgelerinden birinde yasiyoruz. Teksasta ya da Florida yasayanlari dusunemiyorum.
Amerika Uclemesi
Amerikaya geleli 11 ay oldu, neredeyse bir yili doldurmak uzereyim. washington d.c. de dahil olmak uzere 7 eyalet, onlarca sehir ve yuzlerce de kasaba gorme imkani buldum. Sehir planlamasi, nufus dagilimi ve bir kac degisik acidan degerlendirdigimde bu yerlesim birimlerini uc kategoride degerlendirme ihtiyaci hissettim. Simdi sizlere sirasiyla -yalnizca gorduklerimi icine katarak- bu siniflandirmadan soz etmek istiyorum.
Ilk olarak, biraz da amerikada ilk ayak bastigim yer olmasi hasebiyle Baltimore ve benzeri sehirlerden soz etmek istiyorum. Baltimore bir kere adlandirma olarak sehir olarak geciyor. Amerikada sehir anlayisi da buyuk ve kucuk sehir olmak uzere ikiye ayriliyor. Downtown ( sehir merkezi ) olan, sehir merkezine dogru toplu tasima araclarinin yogunlastigi, yerine gore otobus, metro ve tramway olarak gecen bu tasima araclarinin her birinin farkli tipte yolculari var. Otobus daha ziyade alt gelir grubu ve ogrencilerin tercihi olurken, metro ise gunluk isine gidip gelen ama sehrin biraz disinda yasayan, trafik problemiyle stres yasamak istemeyen orta ve ust gelir grubuna hitap ediyor denilebilir. Baltimore ve Philadelphia gibi Amerika'nin eski yerlesim yerleri de sehir planlamasi yonunden kendi icinde farklilik arz edebiliyor. Ornegin sehir merkezinde hep isyerlerinin bulundugu yuksek katli gokdelenler size bir New York havasi estirse de sehrin orta kisimlarina gidildikce bir kirlilik, arka sokak diye tabir edilen tehlikeli sokaklar ve baskin bir siyah nufusu dikkat cekiyor. Enteresandir, bu mahallelerin hemen bir kac mil otesinde baslayan, tek haneli mustakil evlerin bulundugu yesillikler icerisindeki sokaklar da sehrin diger bir yuzunu gozler onune seriyor.
Sehir merkezinde ya da sehrin orta kisimlarinda yasayan orta gelir grubu insanlar ve ogrenciler, gerek toplu tasima araclari olsun, gerekse civardaki alisveris merkezlerinin bollugu yonunden olsun hayatlarina bu sekilde devam etmeye devam ediyorlar.
Ikinci tip soz etmeyi dusundugum yerlesim yerleri de kucuk sehirler. Bunlara New Jersey'deki New Brunswick, Camden, Paterson ornek olarak dusunulebilir. Genellikle main street diye bilinen bir ana caddesi olan, bu cadde uzerinde genelde insanlarin yuruyerek dolastigi, toplu tasima araclarinin bi rbuyuk sehir kadar olmasa da yine insanlar tarafindan tercih edildigi ve sehir merkezinde az da olsa yuksek katli binalarin yer aldigi yerlesim birimleri bunlar. Nufus olarak farkli dagilima sahip olabilmekteler. Ornegin New Brunswick, ogrenci yogun, sakin ve sokaklarinda dolasirken keyif alinabilecek guvenli bir yer. Paterson, Turk. Arap ve Hispanik gocmenlerin mesken tuttugu, belediyesinin ne is yaptigini henuz cozemedigim,her turlu alisveris ihtiyacinin meshur main street uzerinde bulundugu cok kulturlu bir sehir. Hatta, toplu tasima sistemi olarak belki de Amerika'da baska bir yerde rastlamayacaginiz bizim minibus diye tabir ettigimiz araclar da belli ki bu cesitliligin bir neticesi. Camden ise, Amerika'nin suc orani en yuksek siyah nufusun yogun olarak yasadigi, Benjamin Franklin koprusu ile Philadelphia'ya baglanan ve South Jersey'de boyle bir yerde mi varmis sorusunu insana sordurtan bir yer.
Ucuncu bolumde ise daha ziyade kasaba olarak adlandirilan, ama kendi icinde de bir kac farkli siniflandirmaya tabi tutulabilecek yerlesim birimlerinden soz etmek istiyorum. Highland Park, Merchantville gibi main street anlayisinin bir baska versiyonu olan kasabalar var mesela. Bu kasabalarda evler birbirine cok yakin ve mahalle bakkali, mahalle berberi diye bilinen bir ana caddeleri var. Sokaklarda yuruyen insanlarin, kosup eglenen cocuklarin aksam saatlerinde dolasmaya cikan bisikletlilerin insana yasama sevinci verdigi bu kucuk yerlerde insanlar nedense bana daha sicak gorunuyorlar. Belki de, kisa sureli de olsa bu tip yerlerde yasarken yerel halkla bir kac kereligine de olsa sohbet etme imkani bulmanin bir neticesi olsa gerek.
Bir de, kasaba olarak anilan ama, evlerin kocaman bahcelerinin oldugu, Desperate Housewives dizisindeki Wisteria Lane benzeri sokaklari ile adeta olu topragi serpilmis izlenimi birakan, eve ne giren ne de cikan kimseyi gormediginiz, komsunuz olse ruhunuzun duymayacagi, sokaklarda cocuk gorseniz sevincten havalara ucacaginiz, elinde kopegiyle aksam gezmesine cikan yasli insanlariyla amerikanin bir o kadar aci bir o kadar da utanc verici tarafini goruyorsunuz bu tip yerlerde. Bir o kadar da enteresandir, postacinin evinizin kapisina bestbuy'dan aldiginiz herhangi bir elektronik esyayi birakacagi kadar da guvenli yerler buralar. Ev ya da garaj kapisini acik unuttugunuzda telaslanmayacaginiz, yazin cimlerini duzenli olarak kesmekle, kisin da evinizin onunden gecen yolun karlarini temizlemekle mukellef oldunuguz, cop toplama gunlerinde normal coplerin ve geri donusumlu artiklarin ayri ayri toplandigi, gelir seviyesinin oldukca yuksek oldugu yerler buralar. Ornek olarak New Jersey'de Voorhees, Washington, Florence townshipleri verebilirim.
Son soz olarak, Amerika'da yapilacak belki de en yanlis seylerden biri genelleme yapmak diyor olsam da, bugune kadar gordugum yerlesim yerlerini soyle bir toparlayip farkli bir pencere acmak istedim. Atladigim ya da yanlis degerlendirdigim noktalar olabilir. Affiniza siginarak, katkilarinizi bekledigimi hatirlatirim.
New Jersey'de bir nehir yolculugu...
Gezdikce goruyor, gordukce yasadigini hissediyor insan. etrafinda olup bitenleri yakalabilmesi icin de zamana ihtiyca duyuyor elbette. biz de bu firsatlari kacirmayip bir kac yeni mekan daha gorup icimiz acilsin, biraz daha huzur bulalim telasindayiz. nitekim, gectigimiz persembe gunu bir vesileyle orta new jersey'nin batisina dogru yol aldik. haritadan, yol bilgilerini aldigimiz lambertville kasabasina dogru yolculugumuza basladik. baskent trenton in kenarindan gectikten sonra, yolculugumuz delaware nehri boyunca devam etti. Amerika'da en sevmedigim sey otoyollarda seyahat ederken yanindan gectiginiz sehirleri, kasabalari goremiyor olmaniz.illa ki bir exit'ten cikmalisiniz ki soyle bir etrafi gorebilesiniz. Bu yuzden de state route ya da county route olarak da bilinen ara yollari daha cok seviyorum. Bu yolculukta da Trenton sehrinin tam icinden gecen route 29, keyifli bir yolculuk yapmamiza imkan verdi.
Trenton in sonrasinda yol boyunca nehir manzarasi ve nehrin karsi yakasindakine pennsylvania eyaletine baglayan devasa kopruler de yolculugun diger keyifli unsurlariydi. West Amwell diye bilinen kasabaya yaklastikca nehir kenarindaki parklar, sag tarafimizda yukselen kayaliklar, ormanlik bilge ve eski tip kasaba evleri de gercekten gorulmeye degerdi. Bir kac defa kucuk yerlesim yerlerinden gecmis olmama ragmen, bu kasaba bana her zamankinden farkli gorundu. Tarlalar, hayvan ciftlikleri, kucucuk bir marketin bulundugu alisveris kompleksi bile bu sicacik havayi vermeye yetti de artti. Ozetle, yolunuz bu taraflara duserse, iki eyaleti birbirinden ayiran Delaware nehri boyunca yolculuk yapmanizi, baskent Trenton'i gezdikten sonra kuzeye dogru yolunuza devam etmenizi, sonrasinda Washington Crossings State Park'ta bir tur atmanizi, ardindan Lambertville dolaylarinda o kucucuk kasabalari gormenizi siddetle tavsiye ederim.
Okyanusa Uzanan Bir Yolculuk
Yazdan kalma bir günden deyip güneş ışığının tüm cazibesine dayanamayarak attım kendimi yollara. istikamet okyanus kiyişinda herhangi bir yer, bir süreliğine maviliklere dalıp gitmeye müsait bir sahil kasabasıydı. New Jersey'de eyelaeti bir uçtan diğer uca bağlayan pek çok yol var. Bu kez, güneyde doğu ve batıyı birbirine bağlayan 30 nolu yolda okyanus tarafına doğru hem bir yandan yeni yerler görmek hem de yolun sonunda denize açılmak üzere yola koyuldum. Yol boyunca görülmeye değer parkları, ormanları, göletleri ve hayvan çiftlikleri ile sırasıyla Berlin, Atco, Hammonton, Abşeçon kasabaları ve Egg Harbor City'den geçerek Atlantic City'ye vardım. Bir önceki yazıda da söylediğim gibi, amaç yeni yerler görmek olduğu için otoyolu değil bir ara yolu tercih ettim. Yani, daha kestirme olarak bilinen Atlantic City Expressway'den gitmedim.
Yaklaşık bir saat süren bir yolculuk sonrasında Atlantic City'ye vardım. Bugüne kadar bu şehir hakkında yaygın olarak bilinen bir gerçek var ki, o da insanların bu şehre kumar oynamak için geldikleri. Hakikaten, şehrin girişinde koca koca levhalarla sizi kendi casino'larına davet eden pek çok kumarhaneye şahit olabilirsiniz. A.C, bugüne kadar gördüğüm şehirler içinde farklı bir düzene sahip olmasıyla dikkatimi çekti. Öncelikle, her bir caddeye bir eyaletin ismini vermişler, Maryland Ave. Virginia Ave. gibi. Biraz Washington D.C.yi çağrıştırdı bu özelliğiyle. Sonrasında şehir kışın ortasında olmamıza rağmen canlılığı, kalabalıklığı ve yoğun trafiğiyle bir cazibe merkezi olduğunu bizlere gösteriyor zaten.
Trafik oldukça yavaş akıyor, bu yüzden şehre gelirseniz otomobilinizi şehrin girişinde bir yere park edip, bizim minibüslere benzeyen şehir içi ulaşım araçlarını kullanmanızı tavsiye ederim. Zira her 100 metrede bir trafik ışıklarına yakalanmak yerine sherin caddelerinde yürümek çok daha keyifli olsa gerek. Resimde görüldüğü üzere, şehre trenle de ulaşım mümkün.
Bu keşmekeşliğiyle aradığım sahil kasabası atmosferini bulamadığım A.C.yi bu kez Atlantic City Expressway otoyolundan kaçarak terk ettim. Biraz daha güneye Cape May'e doğru uzanma düşüncesiyle Garden State Parkway'e girdim ve Ocean City tabelasını görünce bir de burayı görelim bakalım dedim kendimce. İyiki de öyle yapmışım. Sakin sokakları, küçük yerleşim alanı ve ücretsiz araç parkı imkanıyla Ocean City gerçekten bir sahil kasabası tadındaydı. Zaten şehre girer girmez tabelalar sizi doğrudan plaja götürüyor.
Resimde az çok seçildiği üzere, kumsalı ve kayalıklarıyla sahil şimdilik boş. Duyduğuma göre okyanusun suyu haziran ayında bile oldukça soğuk oluyormuş.
Sahil boyunca tahtadan kurulu yürüme yolu ve yol boyunca irili ufaklı alışveriş dükkanlarıyla Ocean City, yaz ayları için güzel bir tercih olabilir.
Syracuse Türküleri
Pennsylvania'dan sonra yolumuz bu kez New York'a düşmüştü. Pek çokları New York deyince Times Square, Manhattan, Brooklyn, Queens'i hatırlar ki bu sözü edilen yerler New York City'de bulunmaktadır. New York esasen bir eyaletin adıdır ve başkenti Albany'dir. Bu yazıda New York eyaleti sınırları içerisinde bulunan Syracuse şehrinden söz etmeye çalıcağım.
Öncelikle yol güzergahımızdan başlamak istiyorum. Yine Philadelphia üzerinden başlayan yolculuğumuzun ilk yarısı 476 adında 2.5 saat süren ve Penssylvania eyaletini bir uçtan diğer bir uca bağlayan otoyol üzerinde geçti. Bu yolun bitiminde ( Scranton yakınlarında ) 81 adında bir başka yola bağlanıyorsunuz ki bu yol Güneyde Harrisburg dolaylarında başlayıp sizi Syracuse'a bağlıyor. Yol üzerinde Welcome to NewYork, The Empire State tabelasıyla karşılaşıyorsunuz bu da artık Penssylvania eyalet sınırlarından çıkıp New York içinde yolculuğa başladığınız anlamına geliyor.
Resimde 476'dan bir kare görmektesiniz. Bu yol yaklaşık 3 saat boyunca böyle iki şerit devam eden, yol kenarında shoulder bulunmayan daracık bir yol. Aynı zamanda Penssylvania Turnpike olarak da bilinen bu yolda normalde hız sınırı saatte 65 mil. Kendimden biliyorum bu yolda 80'in altında giden araba hemen hemen yok gibi.
Bu resimde 81 nolu yola baktığınızda 476'nin aksine en az 3 yer yer 4 şeritli, karşı istikametten gelenlerle aranızda ciddi bir mesafenin olduğunu ve yol boyunca yemyeşil dağları, tepeleri göreceksiniz. New York eyaleti de en az Penssylvania kadar yeşil ve irili ufaklı gölleriyle insana yaşama sevinci katıyor.
Gelelim Syracuse'a. Yaklaşık 300 bin nüfusuyla bu kentin her geçen sene nüfus kaybettiğini öğreniyoruz. Fabrikaların kapandığından filan söz ettiler. Kışın havaların oldukça sert olduğunu ve hemen şehir kenarındaki golün Kanada'dan gelen şiddetli soğukları şehre çektiğini ve civar yerleşim birimleri içinde bu şehrin kışlarının bir hayli çetin geçtiğini öğreniyoruz. Syracuse'a girişte ilk dikkatimizi çeken şehir merkezindeki hareketlilik oluyor. Syracuse Üniversitesinin şehre ayrı bir değer kattığını ve bu kalabalıkların öğrenciler olduğunu öğreniyoruz. Alışageldiğimiz Amerikan şehirlerinin aksine ( hususan benim hasretini çektiğim ) sokaklarda yürüyen ınsanlar, bizde de çıkıp dolaşma isteği uyandırıyor. Ama biz yine de arabayla geziyoruz. Şehrin dört bir tarafına uzanan yollar, gol kenarından şehrin gece manzarasını bizlere armağan ediyor. Geniş caddeleri ve Avrupai tarzdaki eski binaları ile biz bu şehre gönlümüzü kaptırıyoruz neredeyse.
Resimde bir kafetaryanin kaldırım kenarındaki masalarında oturan üniversite gençlerini görüyoruz.
Netice itibariyle Amerika'nın her bölgesinin kendine has ayrı bir güzelliği ve planlama estetiği bulunduğuna bir kez daha şahit oluyor, gezdiğimiz yerleri hafızamızın bir kenarına not ederek şehre veda ediyoruz.
( şimdi bu yazının başlığı neden syracuse türküleri diye merak edenlere, yol boyunca dinlediğimiz selanik türküsü'nü armağan ediyorum )
Boston izlenimleri...
Amerika'ya geldiğim günden beri belki de en çok methini duyduğum ve dolayısıyla gitmeyi arzu ettiğim şehirlerden biri de Boston'dı. Geçtiğimiz günlerde bir günlüğüne de olsa Boston ve gıyabında Massachusetts, Connecticut ve Rhode Island eyaletlerinden geçme fırsatım oldu. Bu yazıda kısaca sizlere izlenimlerimi aktarmak ve az da olsa Boston ile diğer Amerikan şehirlerinin ve Avrupa kentlerinin bir karşılaştırmasını yapmak niyetindeyim.
Öncelikle sizlere yol güzergahımızdan söz edeyim. Güney New Jersey'den başlayan yolculuğumuz New Jersey Turn Pike olarak bilinen ve eyaleti Kuzey Güney istikametinde birbirine bağlayan otoyol üzerinde New York eyalet sınırına kadar sürdü. Ardından, Doğu şeridini bir baştan bir başa dolaşan meşhur 95 nolu yola bağlanarak sırasıyla Connecticut ve Rhode Island eyaletlerinin birbirinden harika doğa manzaraları eşliğinde devam etti. Gezinin bu kısmının oldukça heyecan verici ve büyüleyici olduğunu söyleyebilirim. Özellikle yol boyunca irili ufaklı gölleriyle göz zevkimize hitap eden Connecticut'ın okyanus kenarında kurulu olan New Haven şehrinden geçerken şahit olduğumuz manzara karşısında hayranlığımızı gizleyemedik. Amerika'ya ilk gelen yerleşimciler bildiğiniz üzere ilk olarak Doğu kıyılarına geliyorlar. Dolayısıyla bu topraklar oldukça eski ve tarihi binalara ev sahipliği yapıyor. New Haven'da Amerika için oldukça eski sayılabilecek bir yerleşim yeri ( Kuruluş yılı 1638 ) Bu özellikleri avantaja dönüştürmeyi hedefleyen şehir yönetimi de hazırladığı online gezi sitesiyle de ziyaretçilerin merka ettikleri her türlü konuyu ( ulaşım, konaklama, gezilecek mekanlar ) bu sayfalarda sunmaya çalışmışlar. Ayrıntılı bilgi için
http://www.cityofnewhaven.com/Guide/index.asp
http://www.cityofnewhaven.com/Guide/index.asp
Gezimizin ikinci durağı en az Connecticut kadar doğa güzelliklerine sahip, küçük olmasına karşın adından sıkça söz ettirmeyi başarmış bir eyalet Rhode Island. Girintili çıkıntılı koylarıyla bana Ege sahillerini hatırlatan bu eyaletin en önemli yerleşim yeri Providence. Her ne kadar şehir merkezine girmemiş de olsak, yol boyunca sağlı sollu şehrin sokak ve caddelerini görme liman kenarından okyanus manzarasını temaşa etme imkanımız oldu. Yine şehrin kısa bir tanıtım videosunun yer aldığı tanıtım sayfalarını gezerek daha detaylı bilgi almanız mümkün.
http://www.pwcvb.com/Visitors/infoCenter.cfm
Yol boyunca seyirlik de olsa görme imkanımız olan bu güzel yerleşim yerlerinden sonra artık Boston'dan söz etme zamanı geldi. Boston hakkında bugüne kadar duyduklarım pek çoğumuzun bildiği Harvard ve MIT'nin bu şehirde olmasının ötesindeydi. Dünyaca ünlü pek çok akademisyenin durak yeri olan bu kentin alışılageldik Amerikan şehirlerinden farklı bir kimliği olduğu söyleniyordu. Tarihi dokusu, şehir içi ulaşım araçları, cadde ve sokaklarındaki canlılık ile daha ziyade bir Avrupa şehrine benzediği duyumlarını almıştım. Bunların yanında bir de Boston’ın kültürlü insanların şehri olduğu, yoğun bir öğrenci nüfusuna sahip olduğu bilgisine de ulaşmıştık. Velhasıl, gidip gördüğümüzde tüm bu sözü edilenlerin doğru olduğunu bilfiil müşahade ettik efendim.
Şehrin girişinde once bizleri tanıdık bir ulaşım aracı karşıladı: Tramway. Şehrin dış kısımlarında başlayıp bir kaç farklı hat üzerinde çalışan tramway bize hem tanıdık geldi hem de alışılmılışın dışında bir şey olduğu için bizlerde şaşkınlık yarattı. Şehrin diğer ulaşım araçları olan otobüs ve T olarak kısalatılan yer altı treni de toplu taşımacılıkta oldukça büyük bir yükün altına girmişler. Hemen her doğrultuda istediğiniz vasıtayı kullanarak oldukça pratik bir şekilde yolculuk yapmanız mümkün. Biz metroyu kullandığımızda tek yön gidiş bileti 2 dolar’dı. Ancak yer altı treni bizim metro’nun yanında biraz komik kalıyor. 1915 yılından bu yana kullanılan bu tren biraz küçük ve dar Alana sahip olmakla birlikte önümüzdeki yıllarda daha konforlu yolculuk için yeniden yapılandırılıyormuş.
Metro’dan indikten sonra kendimizi bir kütüphanede bulduk. Rehberimizin anlattığına göre Amerika’nın en eski kütüphanelerinden biriymiş Boston Halk Kütüphanesi . Bina içerisindeki heykelleri, geniş ve ferah okuma odaları, zemin kattaki sergi salonu ve havuzlu avlusuyla gerçekten Boston’ın ruhunu yansıtıyor. Her ne kadar bana yerleşim olarak Baltimore’daki Enoch Pratt Library’yi hatırlatsa da sanatsal yönüyle zannediyorum pek çok kütüphaneden ayırt edebilmek mümkün.
Kütüphane’nin hemen karşısında dikkatimizi çeken iki unsur oldu. Bunlardan biri kocaman kabartmaları ve ihtişamlı duruşuyla Trinity Kilisesi, diğeri de kilisenin hemen önündeki meydana bitişik fıskiyeli havuz. Kilisenin belli ki bir tarihi değeri vardı ki ziyaretçileri oldukça fazlaydı. Biz bu ve bir kaç kilise girişi ücretli olduğu için şehrin mezarlıklara yakın bölgesindeki (Park Street) başka bir kiliseyi gezmeyi tercih ettik. Gezdiğimiz kilisede odacıklar şeklinde ayrılmış kabinler dikkatimizi çekti ve bir süre bu konforlu koltuklarda oturarark geçmişe doğru bir yolculuk yaptık.
Park Street, şehrin merkezinde geniş bir araziye kurulu bir parka sahip. Park, dinlenmek ya da güneşin tadını çıkarmak isteyenlerle dopdolu. Öyle ki oturmak için boş bank bulamıyoruz ve çimlere yayılıyoruz. Tıpkı pek çok Boston’lının yaptığı gibi. Park’ın hemen yakınında bir de mezarlık bulunuyor ki neredeyse Amerika’ya gelen ilk yerleşimcilerin mezarlarını görmek mümkün (ölüm tarihi 1681 yazan bir mezar taşına rastlıyoruz. ) Mezarlıkta Amerikan tarihinde önemli yere sahip olan ve aynı zamanda bağımsızlık bildirisinde attığı imza ile meşhur olan John Hancock’un da anıtı bulunmakta.
Cıvıl cıvıl sokaklarda latin ezgileriyle etrafımızı kuşatan sokak müzisyenlerine rastlıyoruz.Boston’da bu kadar yeri dolaşmanız bir kaç saatinizi albileceği gibi yürümeye alışkın olmayan bedeninizde de yorgunluğa sebep olabilir. Bunun haricinde şehir merkezinde bir kaç Türk lokantası ve kafeteryası olduğu bilgisine sahip olmakla birlikte elimizde adres olmadığı için şehir merkezinden uzaklaşıyor ve yolculuğumuzun ikinci durağı olan Harvard Ünivesitesi kampüsüne ilerliyoruz. Şehir merkezinden bir köprü ile ayrılan bir başka kara parçasına geçiyoruz. Köprünün üzerinden denizde yüzen tekneleri, yelkenlileri ve sahil kenarında yürüyen insanlarıyla muhteşem Boston manzarasını seyrediyoruz. Bir süre sonra rehberimiz etrafımızda gördüğümüz binaların MIT (Massachusetts Institute of Technology) ‘ye ait olduğunu bizlere anımsatıyor. Ardından oldukça büyük bir kalabalığın olduğu sokaklardan geçiyoruz ve bu kez Harvard Üniversitesi’nde olduğumuzu öğreniyoruz. Harvard, beklediğimiz kadar bizleri etkilemiyor. Söylemeden geçilmeyecek bir iki not Dünyanin en fazla kıtabına sahip olduğu söylenen kütüphanesi ve her gelenin ayağına dokunmak için sıraya geçtiği kurucusunun heykeli.
Gezimiz burada sona ererken ben, Amerika’da farklı bir ülkeye gelmişim gibi bir hisle ayrılıyorum Boston’dan. Etrafta gördüğümüz hemen herkesin ya öğrenci, ya akademisyen ya da elinde kitap bir köşede sessizce ilim irfanla meşgul olduğunu gördüğümüz bu kentin bize bir kaç gömlek fazla olduğu kanatiyle şehirden ayrılıyoruz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)