31 Ocak 2008 Perşembe

Wo de fu qin mu qin

Sizlere bu kez bir Uzak Doğu sinema filmi tanıtmak istiyorum. The Road Home ( türkçeye Eve Giden Yol şeklinde tercüme edebiliriz ) ismindeki bu film babasının vefatı üzerine köye giden bir gencin hikayesini anlatıyor. Film, önce siyah beyaz olarak başlıyor. Soğuk bir kış gününde köyüne dönen bu genç, birden kendisini annesinin babası için düzenlemeye çalıştığı cenaze hazırlıkları içinde bulur. Kısa bir süre sonra, babasının seneler önce bu köye öğretmen olarak geldiğini, köy halkı tarafında çok sevilen biri olduğunu öğreniyoruz. Annesi, babasının son yolculuğunun oldukça şaşaalı ve ona yakışır bir biçimde olmasını istiyor. Cenaze hazırlıkları sürerken, film birden bizi geçmişe alıp götürüyor ve siyah beyaz olan görüntü birden renkleniyor.
Filmin bundan sonraki bölümünde bir köy öğretmeni ile köylü bir kız arasında geçen aşk hikayesine tanıklık ediyoruz. Bu hikaye aslında izlerken bize öyle tanıdık geliyor ki, adeta bizim kendi coğrafyamızı anlatır gibi. Örneğin, köy öğretmeninin köyün girişinde bütün köylüler tarafından karşılanması, bütün halkın elele vererek okul binasını inşa etmesi, köylülerin genç öğretmene yemek hazırlamaları, sırasıyla evlerine yemeğe davet etmeleri gibi.
Bir de, iki genç insan arasında geçen aşk öyle naif, öyle samimi ki. Yalnızca bir kaç kez görüşmelerine rağmen, büyük bir aşk filizleniyor aralarında. Genç öğretmen siyasi bir takım nedenlerden ötürü köyden ayrıldığında, genç kız aylarca köyün girişinde öğretmenin geri döneceği günü bekliyor. Saatlerce soğukta kaldığı için de yataklara düşüp hasta oluyor. Sonra kavuşuyorlar tabii.
Filmin sonunda yine günümüze dönüyoruz ve film tekrar siyah beyaz oluyor. Karlar altında, yüzlerce insanın sırtında muazzam bir cenaze töreniyle noktalanıyor film.
Bu ve benzeri filmleri izlerken, hep doğu kültürünün aslında bizim kültürümüze ne denli benzer olduğunu görüyor ve şaşırıyorum. Aslında şaşırmaktan öte seviniyorum demeliyim. Zira, farklı kültürlere doğru yelken açtıkça aslında bizden kilometrelerce ötede dahi olsalar, aynı his ve düşüncelere sahip olabileceğimizi görüyorum. Düşünsenize, bizden oldukça farklı bir rejim ile yönetilen Çin'de sıradan bir köyde yaşanılanlar bize ne kadar yakın ve benzer. Farklı toplumların birbirlerini daha iyi anlamaları adına, bu tür girişimlerin faydasına inanıyorum ve sizlere de eğer imkanınız olursa bu filmi kaçırmamanızı tavsiye ediyorum.

Film hakkında daha ayrıntılı ilgi için:
http://www.imdb.com/title/tt0235060/

28 Ocak 2008 Pazartesi

Amerikada posta hizmetleri

Bu yazımızda, Amerika’daki posta hizmetlerini, farklılığı ve işlerliği yönüyle ele almaya gayret göstereceğiz.
Pul yapıştır gitsin
Türkiye’de posta pulunun koleksiyon yapmak haricinde kullanıldığını neredeyse göremeyiz. Bunun nedeni, posta ücretlerinin ne kadar olduğunun halk arasında pek bilinmemesi, posta masraflarına sürekli zam gelmesi ve pul yapıştırmadan mektup göndermenin daha tercih edilir bir durum olması sayılabilir.
Amerika’da küçük bir zarf içinde çek ya da benzeri ebatta bir belgeyi göndermeniz için 41 cent yeterlidir. Bu iş için de standart bir pul almanız ve zarfa yapıştırıp herhangi bir posta kutusuna atmanız durumunda mektubunuz Amerika içinde istediğiniz her yere güvenli bir şekilde ulaşır. Zarf ebatı büyüdüğünde ya da içindeki evrakların ağırlığı artığında yine internetten öğrendiğiniz tutar miktarında zarf yapıştırmanız gerekir. Eğer, evde ağırlığı ölçecek bir tartınız yoksa postanenin yolunu tutmaktan başka çareniz yok demektir.
İnternetten takip edebilme seçeneği
Amerika’da posta hizmetlerinin en güzel yanlarından biri, gönderdiğiniz zarfı an ve an takip edebilme imkanınızın olmasıdır. Bu uygulama, benim bildiğim kadarıyla henüz Türkiye’de normal posta hizmetlerinde uygulanmamakla birlikte, kargo şirketlerince farklı bir hizmet olarak tüketicilerin hizmetine sunulmuştur.
Alıcı Evde Yoktu Belgesi
Postacı, alıcı tarafından teslim alındığına dair imzalanması gereken bir belgeyi eğer siz evde yokken getirmişse, kapıya bir not bırakır. Bir sonraki gün hangi saatte geleceğini belirtir, eğer yine evde olma şansınız yoksa bu kez, postaneye gidip kendiniz almanız tavsiye edilir.
Her yerde posta kutuları
Posta yollamanın en kolay yolu olan zarflara bir de hemen her köşe başında karşılaşacağınız posta kutularını ilave etmek durumundayız. Yolunuzun üzerinde postane olmadığı takdirde bu kutular sizin hayatınızı oldukça kolaykaştıracaktır.
Her eve özel posta kutusu
Bir diğer posta kutusu şekli de her evin kapısına konulan, bazen kilidi olan bazen de açık olan posta kutularıdır. Bu kutuların üzerinde kapı numaranız yer alır. Gelen mektupları bu kutudan alabileceğiniz gibi, yollamak istediğiniz mektupları da bu kutunun içine bırakabilirsiniz. Gelen postacı, hangi mektubun gönderilme niyetiyle oraya bırakıldığını anlayacaktır.
Evde yoksanız bırakılan not, kimi zamanlarda koca bir paketin evin önüne bırakılıp gitmesi da sıkça karşılaştığınız durumlar arasında sayılabilir.
Kutudan Çıkan Anahtar
Yukarıda sözü edilenler, henüz bizim ülkemizde tamamen uygulamaya geçmemiş de olsa bize o kadar uzak sayılmayabilirler. En azından yakın bir zaman zarfında bu yeniliklerle tanışacağımızdan şüphemiz yok. Ancak, geçtiğimiz günlerde şahit olduğumuz bir olay, posta hizmetlerinin neden bu denli ilerlemiş olduğuna bir örnek teşkil edebilir.
Bir apartman kompleksinde yaşadığım için zaman zaman posta kutuma ya da evin kapısına bırakılan mektupların çalınması ihtimali hep aklıma gelmiştir. Henüz böyle bir olayla karşılaşmamış olmakla birlikte, kimi zaman önemli diye düşündüğüm belgelerin de bu şekilde kapı önüne bırakılıp gidilmesi beni endişeye sevketmiyor değildi.
Site yönetimi, geçtiğimiz ay yeni yeni bir uygulamaya başladı. Bundan böyle postacı herkesin kapısına bırakıp gitmeyecek, sitenin girişindeki toplu posta kutularındaki küçük bölmelere bırakacaktı. Elbette bu bölmeyi açmak için size özel bir anahtar verildi. Kapı önlerindeki kutular da yerlerinden söküldü. Buraya kadar herşey tamamdı da, anlaşılmayan bir tek şey kalmıştı aklımda. Ya bana büyük bir posta gelirse ne olacaktı? Ufacık bölmeye kocaman bir paket nasıl sığacaktı?
Nitekim, öyle de oldu. Bir gün, bölmenin içinden küçük bir anahtar çıktı. Üzerinde postaneye aittir şeklinde bir ifade bulunuyordu ve biz de muhtemelen postacı yanlışlıkla unutmuştur şeklinde yorum yaptık. Pek gerçekçi bulmadığımızdan en iyisi ofise gidip soralım dedik. Meğer, o anahta bize gelen büyük bir paket olduğunu, bu anahtar ile dolaplardan büyük olanını açıp o kutuyu alabileceğimizi söylemeye çalışmışlar. Bu sayede böyle bir sorunun da oldukça pratik bir şekilde çözüme kavuştuğunu gördüğümüz anda, Amerika’da posta hizmetlerinin neden bu denli güzel bir işleyişe sahip olduğunu da yakinen anlamış olduk.

27 Ocak 2008 Pazar

Günlük Dilde İngilizce-1

Amerika’ya gelen hemen herkesin ilk karşılaştığı sıkıntı muhtemelen günlük konuşulan dili anlamakta zorluk çekmelei olmuştur. İstediğiniz kadar İngilizce bilin, isterseniz kendi ülkenize gelen turistlerle de şakır şakır ingilizce konuşun; bu ülkeye daha ilk ayak bastığınız andan itibaren günlük dilin azizliğine uğruyorsunuz.
Kendimden örnek vermek gerekirse, havaalanında beni ilk karşılayan görevlinin ‘Baltimore’a mı Gidiyorsun’ sorusunu üç defa tekrarlattıktan sonra anladığımı itiraf edebilirim. Ya da mağaza görevlisinin zenci aksanıyla ‘Nasılsın’ anlamında sorduğunu ‘How you doin’ sorularına bir hafta kadar ‘Pardon, anlamadım’ türünden boş gözlerle baktığımı da yeri gelmişken hatırlatayım.
Günlük dile alışmak hiç şüphesiz belli bir zamanını alıyor insanın. Tv, radyo gibi dilin canlı olarak kullanıldığı kaynaklardan istifade etmenin yanında, bir de insanlarla konuşmayı ihmal etmemek gerekiyor. Bu yazıda, bugüne kadar karşılaştığım ve bundan sonra da aklıma geldikçe eklemeyi düşündüğüm günlük dilden alıntılara yer vermeyi düşünüyorum. Belki, bu sayede siteye uğrayan ve Amerika’ya gelmeyi düşünen ziyaretçilere de günlük dile adapte olabilme noktasında bir katkımız olur.
Sözü fazla uzatmadan, dilerseniz ilk örneğimize geçelim.
Günlük dilin bileşenlerinden biri hiç şüphesiz Televizyonlarda kullanılan dil. Türkiye’de de zaman zaman TV’lerde kullanılan lisanı anlayamadığımızdan şüphe ederiz ya, burda da durum çok farklı değil. İlk geldiğim günlerde Hava Durumu’nda InstaWeather ve AccuWeather gibi ifadelerle karşılaşmıştım. Hemen sözlüğü açıp insta ve accu kelimelerine baktım, ancak sözlükte bu kelimelere rastlayamadım. O sıralar gitmekte olduğum dil kursundaki hocam, Insta (instant) ve Accu ( accurate) keimelerinin kısaltma olduğunu, anlamlarının da Türkçe’ye çevirecek olursak Anında ve Güvenilir olduğunu söylemişti. Kısacası, zaman zaman günlük dilde kısaltmalarla karşılaşırsanız mutlaka bir Amerika’lıya danışmakta fayda var diyebilirim.

2 Aralık 2007 Pazar

Amerika'da Giderek Artan Ahlaki Dejenerasyon

Amerika’ya dair genellemelerden kaçınmaya bilhassa dikkat ediyorum. Ancak, bazı durumlar var ki bizimle ya da geçmiş zamanla kıyaslandığında insana bu kadar da olmaz, ya da bu işin sonu nereye varacak dedirtebiliyor. Ahlaki gidişata dair gözlemlerim de beni çoğunlukla bu düşünceye sevk ediyor.

Ahlaki çözünmede televizyonun etkisi
İlk geldiğim günleri hatırlıyorum, ilk yaptığım şey televizyon kanallarına göz atmak olmuştu. Malum, Türkiye’de medya, iyi de olsa kötü de olsa Holywood yapımı pek çok yapımı yayınlamaktan geri kalmıyordu. Bir aralar, gençlik dizileri revaçta idi ve bu dizilerde kullanılan dil pek çok defa uygunsuz olmakla itham edilmişti. Özellikle de lise çağındaki gençlerin kız-erkek ilişkileri bakışları, çılgın partiler ve Amerikan Pastası filmi kültürü de buna eklendiğinde Türkiye’den bakıldığında ipe sapa gelmez bir Amerikan gençliği görüntüsü mevcut idi. Peki, buraya gelince ben neler gördüm.
Amerikan toplumu, çoğunlukla ev-iş-eğlence mekanı arasında mekik dokuyan bir toplum. Bu yetişkinlerde böyle olduğu gibi, çocuklarda da pek bir fark gözetmiyor. Arabaya bağımlı hayatlar süren bu insanlar, vakitlerinin büyük bir kısmını da evde geçiriyorlar. Bunu, çeşitli defalar, sokakların ıssızlığından dem vurarak dile getirmiştim. Evde oturanlar için de yapılan araştırmalara göre bir numaralı aktivite televizyon seyretmek, ardından da evde film keyfi yapmak geliyor.
Televizyon yayınlarına baktığınızda, Türkiye ile kıyaslandığında aşırı derecede rahatsız edici şeylerle karşılaşmıyorsunuz. Elbette, aile için uygun diye sunulan programlar bizim kültürümüze göre pek de uygun olmayabiliyor, ancak aşırılıkların olmadığını söylemek mümkün.
Televizyon yayınları konusunda ciddi bir denetim de söz konusu bu ülkede. Ayrıca, gerekli ayarları yaptığınızda uygunsuz sahnelerde yayının kesilmesini bile sağlayan bir sistem de mevcut. Yetişkinlere yönelik yayın yapan kanallar da üyelik gerektirdiği için aile içine kolayca sızamıyorlar.
Sanırım, ekrandan taşan en büyük dejenerasyon, müzik kanalı iddiasında olup da bir sürü abuk subuk programlar yayınlayan MTV ve VH1 gibi kanallar oluyor. Kimi zaman, video klipler rahatsız edici olabiliyor, bol küfürlü şarkılarla muhatap kalabiliyorsunuz. Ya da bir günlüğüne randevulaşan çöpçatan programları ile ufkunuzu genişletebiliyorsunuz. Her iki durumda da ekran bantları ile uygunsuz görüntüler ya da küfürlü konuşmalar sansürleniyor ve aşırıya gidilmiyor.
İnternet Çağı
Buraya kadar, meselenin ülkemizden pek bir farkı yok.Ta ki, internet her yanı örümcek ağı gibi sarana kadar. İnternet, tehlikeleri itibariyle elbette Amerika ya Türkiye fark etmiyor. Ne var ki, burda çocukların hemen hepsi kendilerine ait bir odaya ve lap top bilgisayarlara sahip olunca durum değişebiliyor. Özellikle de erken yaşlarda çocukların myspace türünden arkadaşlık sitelerinde sınır tanımadıklarına şahit oluyorsunuz. İşin içine uygunsuz fotoğraflar, videolar ve parti çılgılıkları da eklenince durumun vehameti artıyor. Özellikle de lise döneminde özgürlüğünü eline almış gençler, ilişkiler anlamında ya da kendilerini afişe etme yönünde ellerinden geleni ardlarına koymuyorlar. Abartmış sayılmazsak eğer, orta okul çağındaki çocuklarda bile ‘sevgili’ si olmayana pek iyi gözle bakılmıyor burada.
Toplu mekanlar
Amerikalıların hayatlarının çoğunun evde geçtiğini söylemiştik. Peki, arta kalan zamanlarda bu insanlar ne yapıyorlar. Yazının muhtevası gereği, gençleri ele alacak olursak, cafe-disco-bar, alışveriş merkezleri, sinema ve oyun salonları en çok rağbet edilen yerler olarak sıralanabilir. Bununla ilgili ilginç bir anımı da yeri gelmişken anlatayım istiyorum ki az çok kafanızda netleşsin:
Bowling oynamak için gittiğimiz mekanın aynı zamanda bir bar olduğunu içeri girince öğrendik. Bowling kısmına geçmek için bu bar bölümünden dolaşmamız gerekiyordu. İçerde içki içen insanları gördük. Az sonra bowling için ayrılan bölümde çocuklu ailelere rastladık. Bir de 14-15 yaşlarında olan üç kişilik bir kız grubu vardı. Bu gruptaki kızlar, kendilerinde yaşça hayli büyük erkeklere asılıyorlardı. Sonra da gidip barda oturduklarını gördük. İçki içmelerine müsaade edildiğini sanmıyorum, ama bu tip ortamlara rahatça girip çıkmaları meselenin boyutları hakkında sanırım ip ucu verebiliyordur.

Radyo yayınları
Prensip olarak, yalnızca müzik yayını yapan radyo kanallarının görüntülü medya organlarından daha az tahribata yol açacağı zannedilebilir. Oysa, bu ülkede bu tam tersi. Kendime en yakın bulduğum müzik tarzı rock olduğu için, rock müzik yayını yapan radyoları listeme eklemiştim. Bir gün, müzik aralarındaki konuşmalara kulak kabarttığımda hiç de hoş olmaan diyaloglarla karşılaştım. Gecenin çok de geç olmayan saatleriydi. Radyoya konuk olarak dansçı bir kız katılmıştı, yayında cinsel fantezilerinden tutun da, üzerine ne giydiğine dair her şeyi rahatlıkla konuşuyordu.
Bir başka defasında, radyonun takvim hazırladığını söylüyorlar, satış yerlerinde takvim kızlarıyla tanışabileceğinizden söz ediyorlardı. İlgili radyonun web sitesinde takvimlerin nasıl çekildiğinden tutun da, dinleyicilerin yolladığı yarı çıplak resimler arz-ı endam ediyordu.
Yine bir başka radyonun akşam kuşağında hep belden aşağı konuşmalar geçiyor ve yine web siteleri yazdan kalma ıslak tişört yarışmalarının resimleriyle doluydu. Anlayacağınız, bu radyoları dinlemekten de bir süre sonra vazgeçmek durumunda kalmıştım.
( Tasvirlerden ötürü kusura bakmayın, ayrıca ilgili yerlere bağlantı vermemeyi de uygun görüyorum )

Yetişkin mağazalarıAmerika’da dikkat çeken bir diğer husus da yetişkinlere yönelik mağaza ve ürünlerin ulu orta yerlerde yer alması oldu. Örneğin, video kiralamak için girdiğiniz dükkanda, her türden videoya ulaşmanız mümkün olmakla birlikte, içeride 18 yaşının altında çocuklar görmeniz işten bile değil. Ayrıca, yol kenarlarında yalnızca yetişkin videosu satan dükkanlar da pembe renkleri ve devasa tabelalarıyla gözlerden kaçmıyor. Bu konuda en abartılı ilan panosu, yine bir defasında yol kenarında gözüme ilişen bir Gece Kulübünün içeride olup bitenlere dair kullandığı ifadelerdi ki, yoldan geçen kimsenin bunları fark etmemesi mümkün değildi.

Günlük hayattan münferit olaylar
Magazin basınında olan bitenlere belki hiç değinmemek lazım. Siz zaten her şeyi aynelyakin Türkiye’den de takip ediyorsunuz. Paris Hilton, Britney Spears ve Angelina Jolie’nin genç kızların en çok kendilerine örnek (!) aldıklarını belirteyim yeter. Lakin, geçenlerde karşılaştığım bir konu da pes yani dedirtmişti.
Amerika’da ahlaksızlığın kabul görmediği yer ve mekanlarda bulmanız mümkün. Örneğin geçtiğimiz aylarda Southwest havayollarına mini etekle binmeye çalışan bir genç kız, kıyafeti diğer yolcuları rahatsız ediyor denilerek uçağa alınmamıştı ve bu konu magazin basınında hayli tartışılmıştı. Ardından, bu kız kendine yakışanı yaptı ve Playboy dergisine bol sıfırlı bir rakam karşılığında çıplak pozlar vermeyi ihmal etmedi. Sanırım eline geçen fırsatı bundan daha iyi bir şekilde (!) de değerlendiremezdi.
Karşılaştığım diğer bir ilginç olay da, basket maçı arasında ponpon kızlardan birinin, orta okul çağlarında bir çocuğun kucağına oturması ve çocuğu dudaklarından öpmesi oldu. Burada, ponpon kızların kıyafetinin nasıl olduğuna ya da, devre arasında nasıl bir şov sergilediklerine değinmiyorum bile.
Sonuç
Efendim, anlatmak istediklerim elbette bununla sınırlı değil. Ben yalnızca, yönünün batıya çevirmiş bir ülke olarak önümüzdeki yıllarda ne gibi durumlarla karşı karşıya kalacağımızın hatırlatmasında bulunmak istedim. Bilemiyorum tabii, her kültür bu tarz bir denejerasyona ne kadar müsaiittir ve insanlar acaba hangi noktadan sonra bu sınırı geçmenin tehlikelerinden söz ederler? Ancak, bildiğim bir şey varsa o da genel olarak dünyada teknolojiye paralel olarak gidişatın hiç de iyi olmadığı diyebilirim.

25 Kasım 2007 Pazar

Yine, yeniden Baltimore

Amerika’ya geldiğimde kaldığım ilk yer olması ve güzel arkadaşlıklar kurduğum bir şehir olarak aklımda kalması sebebiyle Baltimore’un benim için hep özel bir yeri vardır. Her ne kadar pek çokları bir Türk’ün Baltimore gibi bir yerde ne işi var şeklinde düşünse de güzel yanlarından bakıldığında Baltimore yaşanabilir bir kent gibi durabiliyor.
Dört günlük Thanksgiving tatilini fırsat bilerek yanımda sürüklediğim üç beş kişiyle koyulduk Baltimore taraflarına. Bu kez niyetim, iki ay kadar kaldığım bir şehrin en önemli sembollerinden biri olan Akvaryumunu gezmek ve epeydir özlemini çektiğim şehir hayatını bir nebze tatmaktı.
Thanksgiving (Şükran günü) pek çok Amerikalı için bizdeki Bayram geleneğine benzer bir anlam taşıdığı için bu zaman diliminde yollar kalabalık, alış veriş merkezleri de hınca hınç dolu oluyor. Hatta, Black Friday denilen tatilin ikinci günü inanılmaz indirimler söz konusu olduğundan insanlar mağaza önlerinde beklemeye bir gece önceden başlıyorlar. Bu yüzden, bu zaman dilimlerinde bir tatil ya da ziyaret düşünüyorsanız çok önceden gezinizi planlamanız lazım.
Bu sefer, en azından son dakika sürprizleriyle karşılaşmamak için geziyi önceden planlayayım dedim. Tıpkı bir Amerikalının yaptığı gibi, Akvaryum biletlerini internet üzerinden sipariş ettim, yakınlarda otopark varmı diye araştırma yaptım, araba kiralama servisini bir kaç gün önceden aradım ve gideceğim güzergahtaki tüm noktaların haritalarını tek tek yanıma aldım. Buraya kadar her şey tamam gibi gözüküyordu.
Akvaryum öncesiplanlarımda hemen yürüyüş mesafesinde olan Afgan Kebab’ta yemek yemek vardı. Ancak bilmediğim başka bir adrese taşındığından bu planım suya düştü. Biz de düştük şehrin sokaklarına yemek yiyebileceğimiz bir mekan arıyoruz. Charles Streer boyunca giderken, park edecek yer bulamadığımız için iki Subway restoranını kaçırdık. Ardından, gözümüze Indian-Pakistani fooz yazan bir lokanta ilişti. Hemen içeriye daldık ve bol baharatlı Pakistan yemeklerinden yemek için sabırsızca beklemeye başladık. Yaklaşık bir saat kadar bekledikten sonra, ki adam bize 15-20 dakika sürer demişti, pilavsız salatasız kuru kuru ekmek kebab yedik ve mekandan ayrıldık. Bu lokantanın tek olumlu yanı hemen yanıbaşında mescid bulunmasıydı.
National Aquarium
Bilmiyorum daha önce Akvaryum görme fırsatınız oldu mu. Ama bir gün yolunuz bu taraflara düşerse Baltimore’daki bu heyecan verici su altı müzesini şiddetle tavsiye ederim. Neler yoktu ki Akvaryum’da. Gerçeğini aratmayn yağmur ormanlarından Avusturalya’nın timsahlarla dolu nehirlerine, köpek balıklarıyla dolu havuzdan kurbağa sergisine kadar pek çok ilginç canlı burada bir arada. Akvaryum’un bir de klasikleşmiş özel gösterisi var ki yer kalmadığı için ayakta izlemek durumunda kaldık: Yunus gösterisi. Hani şu televizyonlarda izlediğimiz eğitimli yunuslar var ya, işte onlar. Merak edenler için web sayfası www. aqua.org
Akvaryum’dan çıkınca biraz liman kenarında dolaştık, üst geçitten geçtik, Pratt Street Pavillion denen alışveriş mağazasının reyonlarına baktık, bir kaç hediyelik eşya aldık ve böylece bir Baltimore gezisi daha sona ermiş oldu.